Harari için mütevazı bir hatırlatma

Eklenme Tarihi24.02.2019 - 1:30-Güncellenme Tarihi24.02.2019 - 8:22

Harari’nin toplumdaki genel eğilimle zıtlık teşkil eden tutumunu ateistlik, veganlık ve eşcinsellik. Bu özellikler, fikir, sanat ve eğlence sektöründe tersine bir eğilimle ilgi çekici niteliklere dönüşüyorlar

Kitapta ilgi çekici hususlardan birisi de birkaç defa konuyu eşcinselliğe ve oradan da kendi aile hayatına getirmesi. Cinselliğe ilişkin tabular konusunda ise mevcut sınırları “akıl” temelinde yeniden çizmeye çalışıyor. Bu konuya girmeden önce Harari’nin üç başlıkta toplumlardaki genel eğilimle zıtlık teşkil eden tutumunu öne çıkarttığını söylemeliyim: Ateistlik, veganlık ve eşcinsellik. Üçü de ana damar üzerinde yer alan insanların “ilgi çekici” buldukları hususlar. Olağan hayatta sıra dışı bulunan ve yer yer kültürel tepkilerle karşılanan bu özellikler, düzlemin değiştiği iki alanda (ki bunlardan birisi fikir ve sanat alanı, diğeri ise eğlence sektörüdür) bu defa tersine bir eğilimle ilgi çekici niteliklere dönüşüyorlar. İnsanlığın bu üç konuya ilişkin aklını, eğilimlerini, yorumlarını değerlendirirken üstat, konuyu bütün yönleriyle görmeye çalışan bir düşünür gibi değil de, bunlarla şahsi meselesi olan bir profesyonel temsilci gibi davranıyor. Dostoyevski’nin “Tanrıya benim inanmam yetmez, onun gerçek bir inanç olması için senin de baş eğmen ve inanman gerekir,” türünden bir iman durumunu sanki Harari’de de gözlemliyoruz. İnancında, tarzında, inşa ettiği kültürde “huzura ermiş bir insanın” konuları muhakeme etme tarzındaki rahatlık Harari’de yok.

Gelelim insanoğlunun en karanlık alanlarından birisi olan cinselliğe… Üstada göre, ensest yasağı yıkıcı duygusal sonuçları dolayısıyla haklı ve yerinde ancak aynı cins yasağı manasız. Çünkü “aile” duygusal yönden tamamlanma, katkı yapma, sevgi gibi ihtiyaçlara cevap veriyor ve bunu insan pekâlâ “aynı cinsinden birisinde de bulabilir.” Ancak hayvanla insan olmaz, çünkü insan mesela keçiyle evlenemez, mütekabil bir duygusal aktarıma bu evlilik izin vermez. (Harari’nin eşiyle ilgili cümlelerinden bir duygusal tamamlanmadan çok yazma sürecinde işbirliği esaslı bir ortaklık hissi uyanıyor ama olsun.) Akıl ile tabu sınırları çizmeye başladığımızda ve çeşitli “ikna edici gerekçeler” ürettiğimizde, farklı bir akıl ile yine çeşitli kombinasyonlar için yeterli gerekçe üretebileceğimizi üstadımız acaba bilerek mi atlıyor? O yüzden nesnel, iki kere ikinin dört ettiği türünden bir “akıl”dan değil “akıllardan” bahsedilir. Hayat sadece “bugün günlerden Pazar” türünden “mukayese edilebilir bilgiler” den ibaret olsaydı, elbette tek bir akıldan bahsedebilirdik, fakat akıl aynı zamanda maddi ve moral şartlara, ideolojilere, kültürel düzeylere göre birbirinden farklılaşıyorsa bunu yapamayız. Şüphesiz, Harari tabuların sınırlarını akılla çizme konusunda bizleri ikna etse bile her birimizin sınırı farklı bir yerden çizerek tabuyu tabu olmaktan elbirliğiyle çıkartmamıza mani olamazdı.  Oysaki tabular, Freud’un da isabetle belirttiği gibi, toplumun kurucu unsurlarıdır. Tabusuz toplum olmaz. Sınırlar ise, evet, bir “şey” in bile bir “şey” olması için ötekilerle kendisini ayıran sınırlara ihtiyacı vardır. Harari kendi kişisel tercihinden illa insanlık için bir rol model çıkartma arzusuna niçin kapılır? Hangi huzursuzluk kaynağı onu, başkalarını da akıl düzeyinde ikna etmek gibi bir ödevle donatıyor? Bunlara gerek yok.

Öneri?

Hararinin 21 dersini okuyup bitirdiğimde, insanlık tarihine, çeşitli sosyal kategorilere, kolektif anlamlara bir dolu laf eden, eleştiriler getiren bu çağdaş filozofumuzun bize ne önerdiğini anlayamadım. Muhtemelen kendisine sorulsa, yeni kitaplardan bahsedebilir ya da belki felsefenin temel tartışma konularına ilişkin yaptığı gibi, sonsuz tartışma evreninde kendi üstüne kapanan bir daire çizdiğini söyleyebilir. Filozofoların görevi elindeki külünkle yapıları yıkarken aynı zamanda yerine ne konulacağına ilişkin “bir şeyler söylemek değil midir?” En azından her filozof olmasa da bunca uzun bir tarihe uzanan ve geleceğe ilişkin temel sorunlara parmak basan bir akıldan insanın mutlaka çok daha fazlasını beklemesi hakkı değil midir?

Harari’nin bize söylediği saate yüz kilometre hızla giden bir otomobilin camından gördükleri. Dünyanın bir manzarasını tasvir etmeye çalışıyor, ancak sıçramalar yapan “ve bir türlü şeylerin üzerine teksif edilemeyen zihni” onların bulanık bir imgesini sunuyor. Alain Button, sürekli aynı ağacın resmini yapan bir ressamdan bahseder. Ağaç aynıdır, fakat ışık, gün, vakit, ay, mevsim değiştikçe onun da görünümü, sureti değişmektedir. Ressam tüm resimleriyle muhtemelen ağacın değişim içindeki “hakikatine” ulaşma denemesi yapmaktadır. Bahsedilen sadece bir ağaç, tek bir ağaç. Ağaç denilince Paul Cezenne’yi anmadan olmaz. Ağaçların muhteşem resimlerini yapan bu ressam için bir hayranı, “ağaçları görmeyi onun resimlerinden öğrendim” der. T. Terzani, hayatını anlattığı “Atlı Karıncada Bir Tur Daha”da, Himalayaların eteklerinde bir kulübede yalnız başına oturup gece sabaha kadar bir mumun alevine yoğunlaşan Hintli gurudan bahseder. Bunlara bir de yazma ile düşünce arasındaki bağa ilişkin “yazma tekniği”nin oynadığı rolü ekleyelim. W. Ong bunu “Sözlü ve Yazılı Kültürler”de derinlemesine ele alır. Bizim burada vereceğimiz örnek ise Dostoyevski’den. Bu büyük romancı eserlerini divit ve hokka ile yazıyordu. Düşünün, her kelime için dividi hokkaya batırması gereken bir yazarın bu eylemi, her kelimedeki bu fasılası, yazma sürecine nasıl bir yoğunlaşma etkisi yapar. PC çağında ise geçtim tuşların üzerinde koşturan parmakları, teknik alt yapı olarak “kes yapıştır”a imkân veren bir kompozisyon, yazma ve nihayet kavrama zemini ne kadar farklı bir mecrayı insanoğlunun muhakemesine sunmaktadır. Belli ki bir “şeye” odaklanma “her şeye” karşı bir iç görü geliştirmektedir. Mutasavvıflar, dün ve yarınla meşgul olmak yerine güne ve ana odaklanmaya çağırır insanı. İslam, insanı bilmeye çağırır, bilmeyi yüceltir. Bu mecrada her büyük anlatının söyleyeceği çok sözü, zengin bir müktesebatı var.

Evet, filozof “şeyleri gösteren”dir. Göstermek için görmek, bazen tek bir ağacın dahi söyleyebileceklerine odaklanan bir göz, akıl, tefekkür, dikkat, ihtimam ve saygı üzerinden konuşmak gerekir. Harari’nin yazım tekniği okuyucuya göstermekten çok, onu ayartmak, büyülemek ve baştan çıkartmak ile ilgili sanki. Modern zamanların reklamcılığı denildiğinde satışı yapılan nesneyi değil, alıcının hikâyesini kışkırtıcı bir şekilde anlatımı akla gelir. Acaba, Harari etrafındaki tüm yapı düşünüldüğünde, merkezi nesne kitaplarının da böyle bir anlamı olabilir mi?

Yine de Harari’ye teşekkür etmek gerekir. Sorunları, birçok açıdan eleştiriye açık haliyle de olsa ele alıyor, bize bir dünya sureti çiziyor. Bu tür çabaların azaldığı bir zamanda mühim bir yaklaşım. İnsanların böylesi çözümlemelere duyduğu susuzluk ne kadar güçlü olmalı ki, en ufak bir seraba bile koşmaya ne kadar hazırlar. Bir ayağı yerelde olan her insan bu modern çağda aynı zamanda pergelin dünyayı dolaşan diğer ayağı. O yüzden bu bakış açısına ihtiyaç var. Şimdi, daha iyi bir perspektif sunma iddiasında olanların pergelin her iki ayağı için de, ancak özellikle küresel hal için kolları sıvaması gerekiyor. Küreselleşmenin bu kadar retoriğe girdiği bir zamanda küresel bakışa ilişkin klişelerin ötesine geçecek her çaba çok kıymetli ve bu uğurda verilecek her emeğe şimdiden selamlar.

Etiketler