Lozan’a karşı Sykes-Picot hayaleti

“Arap Baharı“, Ukrayna sorunu, Rusya’nın askerî, dolayısıyla diplomatik bir güç olarak dünya politikasına geri dönüşü, Almanya’nın Avrupa Birliği içerisinde başat bir konuma yükselmesi ve yine AB içindeki ayrışmalar, İngiltere’nin “AB” den ayrılma kararı, Çin’in Asya denizlerindeki yayılması ve küresel bir güç olmak arzuları; bütün bu gelişmeler dünyadaki jeopolitik dengelerin, bazen kanlı çatışmalar da yaratarak sarsıldığını bize göstermektedir. Doğal olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu Doğu Akdeniz ve Batı Asya coğrafyası da bu sarsıntılardan muaf değildir. Bütün bu gelişmeler dikkate alındığında 21.yüzyılın ilk çeyreğinde güç dengeleri üzerinde yaşanılanlar tıpkı 20.yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanılan büyük rekabetleri ve çatışmaları andırmaktadır. Tıpkı 1.Dünya Savaşının öncesindekine benzeri bir atmosferin ağırlığı havada hissedilmektedir. Benzerlik bu kadarla da kalmamakta, Doğu Akdeniz ve Batı Akdeniz’de bir paylaşım sözleşmesi yapmak üzere hazırlanan 1916 “Sykes Picot” anlaşmasıyla, bunun gerçekleşmesine fiilen son veren Lozan Antlaşması da ister istemez gündeme gelmektedir.

Sert bir rekabet ve çatışmanın Doğu Akdeniz’de ve bağlı olduğu Batı Asya coğrafyasında bütün ağırlıklarıyla yaşandığı hiç kimse için bir sır değildir. Bölgenin dengeleri hızla değişirken, ABD, Fransa, Rusya, Almanya, İsrail ve İran gibi eski tanıdık oyuncular sahada yer almışken, Çin gibi çok yeni bir oyuncu iyi hesaplanmış hamlelerle jeopolitik oyuna dahil olmak istemektedir.

Aynı bütünlük içinde

Bilmemiz gereken şudur ki Doğu Akdeniz, Selçuklu, İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiye’si boyunca her dönem Türkler için büyük önem taşımıştır. Sultan Aleaddin Keykubat Türklerin Doğu Akdeniz’deki tarihsel hak ve varlıklarının temelini atan isimdir. Bu temelin üzerine İmparatorluğumuzun kurucusu Fatih Sultan Mehmet, denizciliğin ve deniz üstünlüklerinin kurucusu Sultan 2. Bayezid ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yürüttükleri stratejiler hep Doğu Akdeniz ufkunu da kapsamış; Türkiye’nin bu kurucu isimleri Akdeniz ve Karadeniz’i aynı bütünlük içerisinde ele almayı bilmişlerdir. Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve askerî çıkarları açısından en temel stratejik noktada yer alan Boğazlar ise, gerek İmparatorluk gerekse Cumhuriyet döneminde, Akdeniz ve Karadeniz hattını tutmanın hep kilit noktası olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan antlaşması ve sonrasında Karadeniz, Boğazlar ve Doğu Akdeniz politikasını başarıyla sürdürmüş, geçmişten beri gelen miras titizlikle korunmuştur. Şurası kesindir ki, Atatürk’ün Hatay konusuna verdiği önem bir heves değil, Doğu Akdeniz’de var olma mücadelesinin bilinçli ve iyi hesaplanmış bir sonucudur.
Nitekim, Hatay’la bütünleşen İskenderun Körfezi, Türklerin bu denizdeki önemli bir çıkış ve korunma bölgesidir. Hatay’ın sarıp kolladığı İskenderun Körfezi Çukurova’ya açılmaktadır. Çukurova ise Türkiye’nin tarihsel merkezi ve kalbi olan İç Anadolu ovalarına geçiş yoludur. O nedenle Hatay ve İskenderun Körfezine doğru uzanan Kıbrıs, Türkiye için olağanüstü bir jeopolitik öneme sahiptirler. Hele Doğu Akdeniz’de yeni bulunmuş doğal gaz yatakları da düşünülürse bu bölgenin nasıl bir politik titizliğe ihtiyaç duyduğu kolayca anlaşılabilir.

Bölüşüm anlaşması

Dolayısıyla Doğu Akdeniz denklemindeki her değişiklik, bölge jeopolitik denkleminde yer tutmaya çalışan her eski ve yeni oyuncu Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Türkiye açısından bütün bu stratejik denklemin uluslararası teminatı ise 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasıdır. Lozan Antlaşması kavramı elbette ki Hatay, Sovyetler, Azerbaycan, Boğazlarla ilgili (Montrö) ve benzer anlaşma metinleriyle birlikte bir bütün olarak düşünülmek zorundadır. Doğu Akdeniz ve Batı Asya’daki en temel ve aslî uluslararası anlaşmaların başında Lozan Antlaşmasının geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Doğu Akdeniz ve Batı Asya’daki gelişmelere paralel olarak günümüzde dikkati çeken bir olgu da, aslında Lozan Antlaşmasının önüne set çektiği bir “Sykes-Picot anlaşmasının” bir efsane olarak Türk ve dünya kamuoyu nezdinde dolaşıma girmiş bulunmasıdır. Bugün sık sık “Sykes-Picot Anlaşmasına” atıf yapılmakta; bu anlaşma uyarınca “Orta Doğu’daki sınırların yapay olarak çizildiği “ görüşü bir şekilde yaygınlık kazanmaktadır.

“Sykes-Picot Anlaşması” nedir ? En basit bir deyişle, 1916 yılında da dönemin başat güçleri İngiltere (Sykes ) ve Fransa (Picot) tarafından, içine Çarlık Rusya’nın beklentileri de katılarak hazırlanmış bir bölüşüm anlaşmasıdır. Amacı Doğu Akdeniz ve Batı Asya’nın bu üç devlet arasında paylaşılmasıdır. Büyük bir hevesle kaleme alındığı bellidir. Ancak “ Sykes-Picot” geçerli ve meşru olmayan; sadece Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusya’sı arasındaki paylaşımın nasıl yapılması gerektiğini gösteren bir hedefler belgesinden öte değildir. Tarihsel açıdan önemi, gerçekleşmiş olmasından çok, onu hazırlayanların nasıl bir harita; nasıl bir siyasal coğrafya hayal etmiş veya tasarlamış olduklarını bize göstermesinden kaynaklanmaktadır.

Gerçeğin ifadesi değil

“Sykes-Picot” söylentisi belki Doğu Akdeniz denkleminde ve sınırlarda değişiklik beklentilerine uygundur ama kesinlikle bir gerçeğin ifadesi değildir. Çünkü Lozan Antlaşması da dahil, Türkiye’nin taraf olduğu anlaşmalarla belirlenmiş hiçbir sınır, “sömürgeci devletlerin kendi aralarında yapay olarak çizdiği” bir sınır değildir. Tam tersine bütün bu sınırlar Türkler tarafından uzun mücadelelerle kazanılmış; Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının kendi özgür iradesiyle, o günkü mevcut güç dengeleri çerçevesinde imzaladığı anlaşmaların sonucunda çizilmiş sınırlardır.

Yapay değildirler. Çünkü bunların bedeli Türk halkı tarafından kan, ateş ve eşsiz bir fedakârlıkla ödenmiştir. Söz konusu uzun ve yıpratıcı bedelin adı, zaferle bitmiş bir Kurtuluş Savaşıdır.

Kurtuluş Savaşımız hedefi barış olan bir savaştır. Lozan Antlaşması ise barış hedefli bu askerî zaferin, sivil, gerçekçi ve dirayetli bir diplomatik başarıyla taçlandırılmasının sonuç belgesidir. Dolayısıyla tekrar vurgulamakta yarar vardır ki günümüzde halen geçerli olan “Sykes-Picot” değil, Lozan Antlaşmasıdır.

Reha Bilge

1953’te Ankara’da doğan Reha Bilge, Galatasaray Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde öğrenim gördü. “1514 Yavuz Selim ve Şah İsmail” adlı eseriyle Reha Bilge , Batı Asya coğrafyasında ortaya çıkan derin fay hatlarını ve günümüze uzanan sonuçlarını analiz etmiştir. “II. Bayezid, Deniz Savaşları ve Büyük Strateji” adlı kitabı, farklı bir 2. Bayezid portresi çizerken, Doğu Akdeniz’deki tarihsel süreçleri incelemektedir. Daha önceki yıllarda yayınlanan “Siyah Beyaz Arasında Türkiye ve Avrupa” adlı kitabı ise konunun siyasal ve kültürel boyutlarını ele almaktadır. Reha Bilge ayrıca “Türkler Uzun Bir Serüvenden Kısa Notlar” ve Matrakçı Nasuh’un eseri “Tarih-i Sultan Bayezid” ilgili çalışmayı başka yazarla birlikte kaleme almıştır. Yazarın “Sur ve Sultan” ile “Dervişler ve Sultanlar” gibi romanları da yayınlanmıştır.

YARIN: Sykes-Picot’ya referans vermek