Karabuğday

8 Mayıs 2018

Karabuğday Polygoneaceae familyasına ait tek yıllık bir bitkidir. Tahıllarla hiçbir akrabalık bağlantısı yoktur. Karabuğday, tahıllarla hem benzerlik hem de farklılık gösteren pseudo-cereal (tahıl benzeri) grubuna mensuptur. Yaygın karabuğday türü (Fagopyrumesculen­tumMoench) ve Tatar karabuğdayı (TartaryBuckwheat-FagopyrumtataricumGaerth) gıda kaynağı olarak en çok üretimi yapılan karabuğday tür­leridir.

Karabuğday proteinleri albumin ve globulin bakımından zengin iken, glutelin ve prolamin içeriği bakımından fakir olduğundan dolayı glutensiz diyete uygundur. Gluten içermediğinden dolayı çölyak hastaları için mükemmel bir besin kaynağı olan karabuğday lisin ve arginin bakımından zengin olan aminoasit kompozisyonu sebebiyle proteini yüksek biyolojik değere sahiptir. Yapısında rutin ve quercetin adlı antioksidanları bulundurur. Bu antioksidanlar kronik toplardamar yetersizliğinin tedavisinde dikkate alınır­lar. Karabuğday tahıllarla hemen hemen aynı oranda nişasta ve lif içeriğine sahiptir, yüksek oranda linoleik asit gibi temel çoklu doy­mamış yağ asitlerini içerir.

Tahıl grubu diyetin temel besin kaynağı olması nedeniyle çölyak hastalarının besin öğesi ihtiyacını kesinlikle glutensiz ürünlerden (ekmek, kraker veya un), baklagil unlarından veya glutensiz tahıllar olan mısır, pirinç gibi tahıllardan karşılanması gerekir. Bu noktada karabuğday hayatımızda tahılların yerine ikame edebilecek bir besin türüdür. Karabuğdaydan ekmek, pilav yaparak veya haşlanmış bir şekilde salatalara ekleyerek faydalanabiliriz. Sadece çölyak hastaları için değil, hayatına fonksiyonel bir gıda katmak isteyen, besin çeşitliliğine önem veren herkes tercih edebilir. Sağlıklı günler dilerim.

Yazının devamı...

Türk Kadını

6 Mart 2018

Hergün kadına şiddeti konuşuyoruz, kadın erkek eşitliği hakkında söylemlerde bulunuyoruz. Şu kadınlar günü vesilesiyle 'durum benim gözümde nasıl?' bunu dile getirmek istiyorum.

Ülke olarak Ata’mızın gösterdiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşmaya çalışırken kadına verdiğimiz değer konusunda sürekli geriye doğru bir gidiş yaşıyoruz. Geçmişten bugüne Türk tarihi göz önünde bulundurulduğunda Türk kadını şu günlerdeki yaşadığı zorlukları hiçbir zaman yaşamamıştır. 2002- 2015 yılları arasında 5406 kadınımız cinayete kurban gitmiştir. Şu an Türkiye’ de yaşayan her 2 kadından biri fiziksel veya cinsel şiddete maruz bırakılıyor. TÜİK verilerine göre ise son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu evlendirildi. Daha zihinsel ve fiziksel gelişimini tamamlayamadan evlendiriliyorlar.

Ülkenin kalkınmasını dillerine pelesenk eden insanlar ise kadının iş hayatına katılımını lüzumsuz buluyor. TÜİK verilerine göre 26 milyon 313 bin kişilik istihdamın sadece 7.7 milyonunu kadınlar oluşturmaktadır. Bu ülkede çalıştırılmayan her kadın kaybedilmiş bir işgücüdür. Çalışan kadın oranı arttıkça boşanmalar arttı diyenler bırakın kadının ekonomik özgürlüğü olsun, eşinin yanında ona katlanmak zorunda olduğu için değil sevdiği için bulunsun. Günümüzde kadını geri planda bırakmak isteyen geniş bir kitle var.

Peki, eskiden öyle miydi?

Türk kadını sosyal ve siyasi hayatta büyük roller üstlenmiştir. Hunlar döneminde kadın erkeğin tamamlayıcısı olarak kabul edilip her alan eşitlik esas alınmıştır. Siyasi ve idari görüşmelerde hatun ve hakan birlikte bulunup emirnamelerinde sadece ‘ Hakan buyuruyor ki’ ifadesi yer alıyorsa geçerliliği kabul edilmezdi. Göktürk tarihine ışık tutan en güzel kaynak olan Orhun kitabelerinde ise yer yer “Hakan ve Hatunun Buyruğu” ifadeleri bulunmaktadır. Bunların hepsi kadının yönetimde söz sahibi olduğunu göstermektedir.

Türk mitolojisine göre kadın kutsal sayılan bir varlıktır. Kadına kutsallık katan töreye göre, dövülmesi, horlanması veya itilip kakılması mümkün değildir ki zaten Türk kültüründe ve destanlarında böyle bir durum göze çarpmamaktadır. Türk destanlarında kadın daima erkeğinin yanındadır. Onların güç ve ilham kaynağıdır.

Askeri alanda geçmişte diğer ulusların kadınları casusluk yaparak yer edinirken bizim kadınlarımız ordu yönetmiş, nişan almış, cephane taşımıştır. Şöyle geçmişin derinliklerine inersek dünyanın ilk kadın hükümdarı Tomris Hatunu’u hatırlarız. Zekası ve gücü ile ne büyük bir otorite. Pers imparatoru Büyük Kiros’a karşı büyük bir zafer kazanmıştır. Yakın geçmişe baktığımızda milli mücadelemizde yine erkeğin yanında zerre şüpheye düşmeden savaşan Üsteğmen Kara Fatma’yı, Cideli Rahime Kaptan’ı, Senem Ayşe’yi, Nene Hatun’u, Nezahet Onbaşını görüyoruz. Günümüzde ise Afrin’de Ceren Özçelik gibi kadın komutanlarımızı görüyoruz; "Bakım kademesinde görevliyim, obüslerin bakımından sorumluyum. Bizler Kara Fatmaların, Nene Hatunların torunlarıyız, vatan aşkı bize onlardan miras kaldı. Bu mesleği yapmak ve bu harekata katılmak benim için bir onur." diyerek duyduğu onuru ifade eden.

Hemcinslerim; kadının metalaştırılmaya, değersizleştirilmeye çalıştırıldığı bu dönemde biz farkımızı ortaya koyalım. “Kadında süslenme ışıkla, bilgiyle, kültürle ve faziletle olur” diyen Ata’mızın yolundan gidelim. Araştıralım, öğrenelim, öğretelim, çalışalım, üretelim, farkedelim, kendimize değer verelim. Bilimde, kültürde, siyasette her alanda çeşitli başarılara imza atalım, Sabiha Gökçen gibi ilklerden olalım.Yeni nesilleri yetiştirirken bilinçli davranıp artık cehaletin ve sığ düşüncelerin türemesine izin vermeyelim. Esen kalın.

Yazının devamı...

Bir Bereketin Elçisiyiz

16 Ocak 2018

Şüphesiz bir kadının en güzel sıfatlarından biridir annelik. Bebeğimizin ilk doğduğu andan itibaren büyüme ve gelişiminin yaşına uygun olması için büyük çaba gösteririz. Doğru beslenmesi ise; bu konuda en önemli faktörlerden biridir. İnsanoğluna bahşedilmiş en özel besin anne sütüdür. O yüzden bebeğimizin bütün ihtiyacını karşılayacak yegane besini biraz daha yakından tanımalı ve bilinçli bir şekilde bebeğimizi beslemeliyiz.

Şöyle bir geçmişe gidersek; anne sütü her zaman kutsal olduğuna inanılan bir besindir. Yakut Türkleri’nin inanışına göre analık tanrıçası Ayzıt’ın bebeğine anne sütü damlatarak can vermiştir. Tarihsel yazıtlardan Ebers Papirusu’nda (Eski Mısır M.Ö. 1550) bebek beslenmesinde kullanılacak tek besinin anne sütü olduğu ve bebeğin 3 yaşına kadar anne sütü alması gerektiği vurgulanmıştır.

Anne sütü bebeklerin enerji ve besin ögeleri gereksinimlerinin ilk 6 ayda tamamını, 6-12. ayda yarısını, 13-24 aylar arasında ise üçte birini karşılar. Miktar olarak anne sütünün ilk gün 40-50 mL kadar salgılanmakta, on beşinci günde bu miktarın 700-800 mL’ye çıktığı bilinmektedir. Doğumu takiben salgılanan kolostrum dediğimiz ağız sütü bebeğin ilk aşısıdır. Anne sütü bileşiminin en önemli özelliği, bebeğin gebelik haftasına (preterm veya term), doğum ağırlığına (düşük veya normal) ve ayına uygun değişim göstermesidir. Sütün salgılanmasında bebek ve annenin ten teması önemlidir. Emzirmeye doğumdan sonra ilk yarım-bir saat içinde başlanmalıdır. Tıbbi gereksinim olmadıkça bebeklere anne sütü dışında herhangi bir besin verilmemeli, ilk 6 ay sadece anne sütüyle, daha sonraki dönemde tamamlayıcı besinlerle birlikte 2 yıl devam edilmelidir. Anne ve bebeğin ayrı kalması durumunda, bebek sağılmış anne sütüyle beslenebilir. Sağılmış anne sütü 3 saat oda ısısında, 3 gün buzdolabında, 3 ay dondurucuda saklanabilir.

Bileşimine mercek tutacak olursak; Anne sütünde karbonhidratların çoğunluğunu laktoz oluşturmaktadır. Laktoz esas görevi olan enerji sağlamanın yanında kalsiyum, magnezyum gibi minerallerin emilimini artırır, beyin gelişiminde rol oynar. Ayrıca laktoz bağırsaklarda yararlı bakterilerin gelişimini sağlayarak bebeği enfeksiyonlardan korur. Anne sütündeki protein, bebeğin sindirim sisteminde kayba uğramadan %100 kullanılan örnek proteindir. Anne sütü içerdiği sekretuvar immünoglobulin A (IgA) nedeniyle bebeği besin alerjisinden korur. Bebeğe göre değişmekle birlikte sonsütün gelebilmesi için bebeğin bir memeyi yaklaşık 10-30 dakika güçlü bir şekilde emmesi gerekir. Aksi halde yağdan zengin sonsüte ulaşmak mümkün değildir. Elzem yağ asitlerinden zengindir ve bu özelliğinden dolayı beyin, merkezi sinir sistemi ve görme işlevlerinin gelişiminde önemli rol oynar. Anne sütündeki demirin biyoyararlılığı yüksektir. Normal bir beslenmede demir emilimi %10 iken anne sütündeki demirin emilimi yaklaşık %50’dir.

Anne sütünün bebeğe faydaları:

· Bebeklerde duyusal ve bilişsel gelişimi destekler.

· İshal, pnömoni, otitismedia, idrar yolu vb. enfeksiyon hastalıklarından korur.

· Sadece anne sütüyle beslenme, ishal ve pnömoni kaynaklı bebek ölümlerini azaltır.

Yazının devamı...

Çocuğum Ne Yemesin?

11 Kasım 2017

Artık okul dönemine girdiğimizden dolayı klinikteki hastalarımdan sık sık “okul başladığı için diyete ve egzersize sadık kalamıyoruz, aksatıyoruz” gibi cümleler duymaktayım. Yaz tatillerinde çocukları için diyetisyene başvuran aile sayısı artarken kış döneminde kontrollere gelişlerde çok belirgin bir düşüş oluyor. Gelecek yaz dönemi tekrar başvurulduğunda ise çocuk 20 kg almış olarak geliyor. Abarttığımı düşünmeyin lütfen, çok fazla örnek var bu şekilde başvurularda.

Özellikle geçiş sınavlarından dolayı aileler ve sistem tarafından çocuklara sürekli hareketsiz ve asosyal yaşantı dayatılmakta. Bu konuda söylemek istediğim çok şey var. Ben çocuklarımızı 12 yaşında 80 kg ya da erken ergenlik yüzünden uzayamayan çocuklar olarak görmek istemiyorum. Liseye geçiş sınavı yüzünden masa başına sabitlediğimiz çocuklar için çok üzülüyorum aynı şey üniversiteye hazırlanan gençlerimiz içinde geçerli. Unutmayalım ki, okul ve sınavlar her zaman hayatımızda var olacak. Ama biz bu evrede çocuklarımızın ruhsal ve fiziksel gelişimini doğru bir şekilde seyretmesi için elimizden geleni yapmalıyız.

Öncelikle çocuklarımıza egzersiz alışkanlığı kazandırmaya çalışmakta ısrarlı olalım. Yani bırakıverin gün içinde kendilerine 40 dakikalık bir vakit ayırabilsinler. Ama bunu kilo vermek için değil, hayatı boyunca ilgilendiği bir spor dalı olarak alıştıralım. Eğitim politikamızda da yer alması gereken bir prensip aslında. Kahvaltısız okula göndermeyelim. Olmazsa olmaz tam buğday ekmeği, yumurta ve peyniri kahvaltımızdan eksik etmeyelim.

İkinci önemli unsur ise; beslenme çantası. Burada öğretmenlerimize ve okul yönetimine görev düşüyor. Okula götürülmesi gereken beslenme çantası bazı okullarda öğretmenler tarafından belirleniyor. Menülere baktığımda çikolatalı ekmek, meyve suyu, sigara böreği veya çilekli süt gibi birçok örneğini sıralayabileceğim sağlıksız ve besleyici olmayan menüler ayarlanıyor. Sağlıklı bir beslenme çantası içinde neler bulunmalı peki? Süt grubu süt veya yoğurt içermeli, Tahıl grubu tam tahıllı ekmek dilimleri bulunmalı, et grubu mutlaka peynir, yumurta veya ton balığı bulunmalı, bol sebze ve koyacağınız 1 porsiyon meyve ihtiyacı ile dengeli bir öğün sağlamış olursunuz.

Son olarak paketli gıdaları ve fast food menüleri bir ödül algısıyla çocuklarımıza sunmayalım, lütfen.” Eğer alışverişte uslu durursan sana hamburger menü alırım” gibi ibarelerle çocuklarımızı yanlış yönlendirmeyelim. Sağlıklı ve mutlu bir gelecek dilerim bütün çocuklarımıza.

"Çocuğum nasıl beslenmeli?" diye merak içindeyseniz daha fazla bilgi için iletişime geçin.

www.instagram.com/dytnsrncpr/

refreshdiyet@gmail.com

Yazının devamı...

Nedensiz Kilo Artışı Olmaz

28 Ekim 2017

Kilolarımızın ritmik olarak artmasına sahip olduğumuz yanlış beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı neden olabiliyorken aynı zamanda hastalıklar da bu durumu etkilemektedir. Bu nedenle obezite tedavisine multidisipliner yaklaşım çok önemlidir. Bireyin bütün tanıları, kan bulguları diyet için çizilecek yolu belirler. Beslenme tedavisi ile birlikte sahip olduğumuz hastalığın medikal tedavi ve takibi mutlaka yapılmalıdır. Obeziteye bağlı olarak Tip 2 Diyabet, hipertansiyon, yüksek kolesterol düzeyi, kalp hastalıkları, eklem hastalıkları, uyku apnesi, alkol alımına bağlı olmayan yağlı karaciğer gibi bir çok hastalık gelişmektedir. Obezitenin birçok sebebi olabilir ve obezite birçok hastalığın sebebi olabilir ancak bu yazımda benim mercek tuttuğum konu obstrüktif uyku apnesi sendromu oldu. Uyku apnesi ve obezite birbiri içinde döngü halinde olan hastalıklardır. Uyku apneli hastalarda obezitenin birincil risk faktörü olarak görülme oranı % 40’dan fazladır. Vücut ağırlığındaki % 10 artış uyku apnesi riskini 6 kat artırmaktadır.

Tarihçesine bakacak olursak; on dokuzuncu yüzyıl başlarında yaşamış olan Charles Dickens, Obstrüktif Uyku Apnesi Sendromunu o dönemde en iyi tarif eden yazardır. O dönemde Samuel Pickwick isimli zengin bir İngiliz, Londra’ da “Pickwick” adlı bir kulüp kurmuştur. Bir gazeteci Dickens’a bu kulüpte olan bitenleri yazması görevini vermiştir. Dickens, kulüpte çalışanları ve üyeleri ayrı ayrı ele almış ve bunları “Pickwick Paper” ismiyle yayınlamıştır. Başta Samuel Pickwick olmak üzere kulübün üyelerinin tombul, horlayan ve olur olmaz yerde uyuklayan kişilerden oluştuğu bildirilmiştir. İlk başlarda Pickwick Sendromu diye adlandırılan bu durum sadece bu özellikleri sağlayan hastalarda görülüyor sanılsa da aslında bu özellikleri taşımayan bireylerde görüldüğü anlaşılmıştır.

Obstrüktif Uyku Apnesi Sendromu havayolu çökmesi ve daralmasına bağlı tekrarlayan hava akımı kısıtlılığı ve durmasıyla karakterize bir hastalıktır. Uyku bölünmeleriyle ortaya çıkan gündüz aşırı uyku hali, uyuklama, işte başarısızlığa, iş ve trafik kazalarına neden olup tekrarlayan bir takım hastalıklara yol açmaktadır.

Peki belirtileri nelerdir?

· Uyku sırasında huzursuzluk

· Horlama

· Sık sık idrara kalkma

· Terleme

Yazının devamı...

Bedenimizin Yeşil Dostlarından Dereotu

29 Eylül 2017

Kış mevsimi yaklaştıkça sofralarımızın favori ikilisi domates – salatalığın yerini yavaş yavaş yeşil sebzelerimiz alıyor. Kıvırcık, dereotu, roka, maydanoz, mor lahana, brokoli gibi birçok sebze sofralarımız süslüyor. Konuyu biraz daha özelleştirip odak noktamıza dereotunu alalım.

Dereotu Eski Yunan, Roma ve Mısır medeniyetleri tarafından tıbbi bitki olarak kullanılmıştır. Özellikle İran mutfağında büyük bir yer edinmiştir. İran’da ana yemeğe eşlik eden çeşit çeşit pilavlar vardır. Bu pilavlar zerdeçal, tarçın, maydanoz veya dereotu gibi aroma içeren çeşnilerle zengin bir tat skalasına sahiptir. Bu nedenle İran pilavları kokulu olmalarıyla bilinir. Aynı zamanda İran’da halk tedavi edici amaçlı sık sık dereotuna başvurur. Bundan dolayı dereotuyla ilgili araştırmaların çoğu İran laboratuvarlarından çıkmaktadır.

Yüksek miktarda içerdiği uçucu yağlar sayesinde kendine has bir tat ve aroması vardır.Yağ asiti olarak içeriği linoleik ve palmitik asit içerir.Ayrıca vücudumuzda antioksidan etkisi olan beta-karoten, lutein, zeaksantin gibi karotenoidleri içerir.

Yararlarını kısaca sıralayacak olursak;

· Antibakteriyeldir. Hatta bazı çalışmalarda midede ülsere neden olan Helikobakterpilorinin aktivitelerini engellediği belirlenmiştir. Bu yüzden ülser hastaları gün içinde tüketeceği salatalara dereotu eklemesi fayda sağlayabilir.

· Antioksidandır. Ruşeym yağından daha fazla antioksidan etki gösterir.Vücudumuzda stres ve yanlış beslenme sonucu oluşan radikallere karşı savaşır.

· Kötü kolesterolü %50 oranında düşürür ve iyi kolesterolü yükseltir.

· Yan etki ve toksisite açısından oldukça güvenilir olması nedeniyle, bitkinin özellikle bebeklerde gaz giderici olarak hazırlanmış şurup ve damla formunda preparatları eczanelerde satılmaktadır.

Yazının devamı...