‘Akıl krizi’

“Çok acı var dayanamıyorum.” Yrd. Doç. Dr. Dicle Koğacıoğlu’nun Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar etmeden önce bıraktığı not...
Nasıl doktorlara ağrılı yerlerini anlatırsa insanlar, gazeteci olmanın doğal sonucu da birilerinin sizin onlardan daha çok şey bildiğinizi zannetmesidir. “Ne olacak bu işler?” sorusundaki ‘işler’, her zaman ‘memleket işleridir’.
Gazeteciden de, ülke adlı daha büyük bir gövdedeki ağrılara teşhis koymanızı bekler insanlar. Oysa bugünlerde herkes ne kadar biliyorsa gazeteciler de o kadar biliyor. Bilginin değil, Türkiye siyasal tarihinde oluşmuş iki siyasi gövdenin yağlı güreşinden sızan istihbarat damlaları üzerine yaptığımız şey çoğu zaman kifayetsiz bir akıl yürütme.
‘Bilimsel tahmin’ diye bir şey vardır, bilim adamının yaptığı tahmine fazladan bir değer katar. Biz de işte ‘profesyonel sohbet’ yapıyoruz biraz.
Yazılı sözün iktidarını kullanıyoruz sadece. Yoksa hiçbirimizin kafası okurlardan daha az karışık değil. Dürüst olmak gerekirse, bu böyle.

Atatürk ve yumurta
Albay’ın yazdığı mektup ne demek? Ortadoğu dinamiklerinin değişmesi sebebiyle Türkiye’nin kuruluşundan beri çözülmemiş Ermeni ve Kürt meselesinin neredeyse aynı hafta içinde çözülmeye çalışılmasının sonucu ne olacak?
‘Ordu rahatsız’ atasözünün dillendirilmeye başlamasının hemen ardından gelen Albay’ın mektubunun zamanlamasına çok takılanlar neyden çekiniyorlar? İnsanlar bildikleri Türkiye’nin jet hızında değişmesinden duydukları tedirginliği doğru politik bir tavra dönüştürebilecekler mi?
AKP hükümetinin bitirim bir müteahhit hızıyla giriştiği bu dönüşüm inşaatı insanların ve Türkiye’nin kendine dair algısını bu kadar hızlı parçalarken bu hafriyatın sonucu ne olacak?
Atatürk heykeli fazlasıyla güdükleştirilen Türkiye’nin heykel algısını bir günde o heykellerin yerine Samsun’da olduğu gibi yumurta heykelleri konarak değiştirmenin neticesi kontrol edilebilecek mi?
Ülkeye son derece mesafeli bir biçimde bakınca istihbarat savaşları üzerinden, bol miktarda komplo teorisi gürültüsü içinde yürüyen bu değişim sürecini sağlıklı bir biçimde değerlendirmek mümkün olmadığı gibi, tedirgin olmamak da elde değil.

Sürat ve grizu
Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar eden Dicle’nin bir psikolog yakını, bu ölümün nedeninin ‘akıl krizi’ olduğunu söylemiş. Tıpkı kalp krizi gibi geliveren bir akıl krizi. Bilimsel bir terim değil bu, bir tür saptama. Ama bugün hep birlikte yaşadığımız durumu iyi anlatıyor.
Bilgi kriziyle başlayan bir ‘akıl krizi’. Veriler ya da daha önce söylediğim gibi istihbarat damlaları önümüzden Formula 1 arabası hızında bir o yana bir bu yana geçerken, aslında yaşadığımız ülkenin, büyük oranda bizlerden de bağımsız bir biçimde değiştiğine tanık oluyoruz.
İyi şeyler oluyor, evet. Ama bilirsiniz, ‘sürat öldürür’. İnsanlar, Kürt açılımının yarattığı tepkiye bakarak bir iç savaşın bile çıkabileceğini düşünüyor, bundan korkuyorlar.
Siyasetin ve toplumun ipleri öyle gerildi ki büyük bir yangın için biri kibrit yaksa yeter sanki. İçeride grizu gazı birikti, sıkışmış durumda insanlar.

Zafersiz savaş
Kimileri, sürecin içeriden ya da dışarıdan kimi odaklarca yönlendirildiğini, yönetildiğini düşünüyor. Doğrusunu isterseniz ben onu bile düşünmüyorum.
Henüz kesin bir yenilginin ya da zaferin olmadığı bir siyaset alanında, bu yenişme hırsı sırasında toplumsalın gidişatını bana göre kimse ne yönetiyor ne de yönlendiriyor. Bu boğuşmada iki tarafı da tutmayan bir yazar olarak söyleyeyim:
Öyle bir yerdeyiz ki iki tarafın zaferi de taraftarlarını mutlu etmeyecek sonunda.
Düşünün bunu biraz. Zira tam da böyle bir kavgadır süren.