‘Allah’ın Kızları’ ve ‘hanımlar’

“Kamusal hayatta reel manada yaşama şansım hiç olmadığı için dünyaya burnunu sokmaya dayalı bir hayat yaşadım. Başka şeyleri yaşamaya çok şansım olmadı. Hatta dini yaşarken bile daha kozmik, daha transdantal, iç yolculuğu yaşayabileceğim bir tarzım olsun isterdim ama olmadı.”
Bu sözler İslamcı kadın hareketinin kadim temsilcilerinden Sibel Eraslan’a ait. 2003 yılında söylemiş. Önceki gün Elif Çakır’ın Taraf gazetesindeki köşesinde yayımlandı.
Çakır’ın da yazdığı gibi, Eraslan’ın, ‘Milli Görüş’ün iktidara gelmesinde kadın kolları başkanı olarak büyük payı vardır.’ Eraslan’ı yıllar öncesinin Pazartesi dergisinden hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, parti politikasını bıraktığı ya da bırakmak üzere olduğu dönemdi.
Pazartesi dergisindeki o röportajdan sonra Eraslan, geniş geniş gülen yüzüyle hep aklımda kaldı. Aklımın bir yerinde taşıdığım kadınlardan biridir. Hiç tanışmadık ve hep iyi duygularla merak ettim.
Elif Çakır’ın da yazdığı gibi, köşesine çekildi ve siyasete dair anlatacağı çok şey varken edebiyat yapmayı, ‘mütevazı’ ve sessiz bir hayatı tercih etti. Siyaset yapmış ve sonra ‘yaptırılmamış’, başı açık ya da kapalı birçok kadın gibi belki. 

‘Siret-i Meryem’
Eraslan’ın Yeni Şafak’ın kitap ekine yeni yazdığı ‘Siret-i Meryem’ kitabı için verdiği röportajı da okudum. Eraslan, Kutsal Meryem’in hayatı üzerine yazdığı kitabı anlatırken, birçok kez kenarından geçilmesine rağmen ya sorulmadığı için ya da söylemek istemediğinden bir şeyi anlatmıyor:
Kutsal Meryem’in suskunluğuyla Eraslan gibi idealist eylemcilerin suskunluğunun benzeşip benzeşmediği. Ya da İslami hareketin kadınlara sus emri verirkenki konforu...
Hem de kitabın ve Meryem’in Eraslan’ın hayatındaki olası metaforik anlamı gün gibi ortadayken.
Mütedeyyin olmadığım için böyle meseleleri benim gündeme getirmem ‘günaha çağrı’ olarak algılanabilir ama İslami hareketin üniversite önlerinde saçlarını kazıyan kızlardan Versace başörtüsüne nasıl evrildiğini de birileri Allah aşkı için anlatmalı. Ya da o kızları orada bırakarak nasıl yükseldikleri... O cenahta kadınlıktan dolayı neler çekildiğini. Tıpkı Meryem gibi... 

Kırık putların sesi
“Ama bir zaman oldu Allah’ın kızları da vardı. Burada, bu göğün, bu güneşin, bu buharın altında; bu kayalık tepenin yamacında, bu yolun, yolların bitiminde. Allah’ın kızları El Lat, El Uzza, El Manat. Onları da dinle. Onların sesini.”
Bu cümleler, Nedim Gürsel’in ‘Allah’ın Kızları’ kitabından. Dinle ilgili, kaybedilen masumiyete yazılmış bir mersiye bir yanıyla. Bir yanıyla da Cahiliye devrindeki tanrı-kadınların sesi.
Kitap, İslamiyetin kırdığı putları, put-kadınları konuşturuyor. Peygamberi onların ağzından tarif ediyor. İslamın onların yerine koyduğu kadınlar kimler? ‘Diri diri kuma gömülmemekle’ mi yetinmek gerekiyor yoksa?  ‘Sus emri’ne uymazsak başımıza neler gelir? 

‘Başörtüsü maçı’
Meryem mi? Benim için, Kutsal Anne Kibele’nin (ki adı Sibel’dir Türkçe söyleyince) eksik bir suretidir. Ana tanrıça kültünün tek tanrılı dinlerdeki son suretidir. Erkekler, kadınlardan o kadar korkmuşlardır ki yüzyıllar boyunca Meryem’i çocuk doğurduktan sonra bile bakire kalmak mecburiyetinde bırakmıştır.
Öyle korkunçtur kadın çünkü. Öyle ki, örtünüyorsak biz, onlardan korkuyoruz diye değil, onlar bizden korkmasın diyedir!
Oğulları peygamber değil ‘piç’ doğuran anneler de cennete gidebildiği gün anlaşırım ben onlarla. Meryem’in ve Sibel’in konuşmasını istiyorum çünkü. Hiçbir yerden ‘Sus’ emri gelmesin. Olabilir mi?
Eraslan’ın dediği gibi, işler bugün böyle olmasa, ‘Haydi bakalım, başörtülü yazarla Cumhuriyet kızı kapışacak’ komedisi olmasa neler neler konuşmak isterim aslında.