Bir başkadır senin memleketin!..

Uzun zaman harcıyoruz, "Bu memlekette yaşanmaz abi!" cümlesinin altını doldurmaya. Sonra bir şeyler oluveriyor; yeniden bu ülkede yaşamayı seçtiren

"N.Ç. ile röportaj yaparım demiştim ya? Yapamadım. Yüreğim kaldırmadı bu sefer. Bunu sana söyleyemedim. Siz burada her gün binlerce böyle insan ve sorunla uğraşırken 'Yüreğim kaldırmadı, dayanamayacağım' demeye utandığım için seni arayıp da 'Yapmıyorum' diyemedim. Özür dilerim. Ama Leman, son zamanlarda o kadar kötü şey gördüm ki yoruldum." Erken bir sabah yürüyüşünde İnsan Hakları Derneği'nin önünden geçiyorum. Derneğin önündeki sivil polis korteji henüz oluşmamış; o derece erken! Pencerede Leman, çay içiyor. "Çayın var mı?" dedim. "Gel" dedi. Diyeceğim bir şey vardı nicedir, onu demeye girdim içeri. Girer girmez de dedim: Leman yıllardır insanlığın kötü yüzüne, gözünü kırpmadan bakmaya alıştığı gibi, zaman zaman bakamayanlara da alışmış. "Tamam, sağ ol" dedi, sakin. Ben onun yerinde olsaydım o kadar kolay affeder miydim "bakamayanları"? Bilemedim. O affetti. Sanırım. Siz N.Ç.'yi hatırlıyor musunuz peki? Hatırlayacaksınız şimdi. Hani Mardin'de bir kız vardı. Onlarca kişi, şehrin önde gelenlerinden onlarca kişi, tecavüz etmişti hani. Kızı zorla satan, yine "önde gelen" kadınlardan biriydi. N.Ç. bunları yaşadığında çocuktu. Hâlâ da çocuk. Şimdi burada bir okulda okuyor. Ve bana, onun yaralarının kabuğunu kaldırmak zor geliyor. Gazetecilik, bir kız çocuğunun azıcık bile olsa üzülmesinden daha önemli değildir nihayetinde...Öyle bir sabahtı işte. Leman'ın polisleri gelmeye başlarken, kortej oluşurken kalktım "komşu ziyaretinden". "Kapıyı kapama" dedi Leman, "Nasılsa ben kameralardan izliyorum. Tetikçi falan girerse görürüm yani!" Güldük karanlık karanlık. Sonra da yürüdüm gün boyu. Yüzünün yarısı kırmızı, tümörümsü bir et beniyle kaplı küçücük bir kız gördüm. Kötü haberler aldım. Sonra daha kötü haberler aldım. Yarısı benimle ilgiliydi, diğer yarısı memleketle. Her iki yarı birleşince, memlekette herkes için mutat olduğu üzere, sıkıntı dertop olup başımın üzerine bindi. Bir adam taş heykelden tahrik oluyormuş, bir arkadaşımı, hastanede erkek doktor "tahrik" olabilirim diye muayene etmemiş. Öbür taraftan yine kızlara tecavüz edilmiş, tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kadının burnu kesilmiş, Anayasa Mahkemesi gerekli olmayabilirmiş, IMF'den Anne Krueger Türkiye'deki asgari ücreti yüksek bulmuş, TCK yürürlüğe girince hapse gireceğimiz artık kesinmiş... "Bu memlekette yaşanmaz" dedirtecek bin türlü hikâye... Sonra işte gece oldu. Meğer Hıdırellez'miş... Meğerse. Azıcık bile üzülmesin Hep birlikte şarkı söyleyen insanlar, esrarlı bir biçimde severler birbirlerini. Cankurtaran'da düzenlenen Hıdırellez eğlencesinde Buzuki Orhan sahnede. O, kesintisiz bir enerjiyle şarkı söylerken insanlar birbirlerini, sorsanız açıklayamayacakları bir biçimde seviyorlar. Karnaval kardeşliği herkesi hızla günahsızlaştırıyor. Her türden insan, gazete haberlerinin, sosyolojik analizlerin bilemeyeceği bir biçimde "var oluyor" o anda. Gecenin sonuna doğru "o şarkılar"da sıra. Önce "Yemen Türküsü"... Bu memleketin bütün savaşları için hâlâ bu türküyle yas tutuyor insanlar. Böyle bir neşe gecesinde bile, o yasla yaslanıyorlar birbirlerine. Sonra "Uzun, ince bir yoldayım". Bu ülkenin belleğinin bel kemiği varsa bu türkü orada bir kilit omur mutlaka. Sonra, tabii ki "Bir başkadır benim memleketim". Hep birlikte, bu ülkede yaşamanın yarattığı karmaşık hissiyattan şarkılarla geçti insanlar. Sanırım o gece oradakilerin hepsi yeniden bu ülkede yaşamayı seçti... Kadınların yanakları, çatlayan tomurcuklar gibi gülüyordu... Niye anlattım bunu? Şundan: Uzun zamanlar harcıyoruz "Bu memlekette yaşanmaz abi!" cümlesinin altını doldurmaya. Dolduracak da malzememiz var, amenna! Ama sonra kısacık zaman aralıkları oluveriyor. Kısacık anlar... Bize yeniden bu ülkede yaşamayı seçtiren. Onlardan söz etmeyi unutuyor gazeteler. O yüzden anlattım işte: Bugün de unutulmasın diye! ecetem@hotmail.com 'Uzun, ince bir yoldayım'