Biz, bizi çok özlemiştik

Biz, bizi çok özlemiştik



Normalde hep şöyle olur. Birileri, "iyiden" yana olan birileri, sokaklarda bağırırlar. Mitingler yapılır, "yollar aşınır", herkes varını yoğunu ortaya koyar, gırtlaklar doğruları söylemekten patlar. Sonra o gırtlakların dediği olmaz, olamaz. Yıllardır böyledir; yollarda yürüyen insanlar evlerine gidip üzülürler, küfrederler, "Bu ülkede hiçbir şey değişmez" derler, "Ne yapsak olmaz!" Deriz biz, böyle üzülürüz ve kahroluruz. Bu, yıllardır böyledir. Çoğumuz, kendini bildi bileli kahrolur.
İşte bu sefer, öyle olmadı. Bu sefer, "bizim" (!) dediğimiz oldu. Bağırıldı, çağırıldı, alanlarda, Sıhhıye Meydanı’nda Meclis’e doğru eller kaldırıp söylendi:
"Çı-kar-sa tez-ke-re, Meclis gitsin askere!"
Ne acayip değil mi?! Bu sefer bizim dediğimiz oldu. Bu yüzden önceki gece Ankara’da sevinçten önce şaşkınlık, inanamama hali vardı. Sokaklarda, Yüksel Caddesi’ndeki kutlamada herkes birbirine tekrar ediyordu:
"Yaptık! Yaptık! Bu sefer oldu!"
Aslında kimse hâlâ inanamıyordu...

Nasıl yani?
Önceki gün ODTÜ’lülerin çağrısı üzerine ODTÜ Mimarlık Amfisi’nde bir konuşma yapıyordum bendeniz. "Arkadaşlar" diyordum, "Nasıl olsa bu savaşı durduramayacağız diye düşünüyorsanız haklısınız, durduramayacağız." Sonra, dünyanın başka bir yere doğru dönmeye başladığından, uluslararası politikanın artık sokaklarda belirleneceğinden, politik öznelerin artık siyasi liderler, devlet başkanları değil sokaklar olacağından bahsediyordum. Çünkü nasıl olsa tezkere Meclis’ten geçecekti, kimse yine tınmayacaktı "bizi", savaşı istemeyenleri. Ama sonra tezkere kabul edilmedi...
Ne dedin?
Kabul edilmedi!
Nasıl yani?
Kabul edilmedi işte.
Hadi be sen de!
Ya! İşte böyle!

Ankara’da ne oldu?
Öncelikle, Ankara’da toplanan binlerce insan savaşı durdurdu. Barış, yarın Meclis’e yeniden getirelecek tezkereye kadar bir zafer kazandı. Ama daha önemlisi var. Türkiye’deki savaş karşıtı hareket dünyadaki hareketle birleşti. Türkiye sokakları, dünya sokaklarıyla birleşti, yani Türkiye dünyanın yeni akışına katıldı. Türkiye’nin dünya halkları nezdinde bir "karizması" oldu.
İkincisi, yirmilerindeki, otuzlarındakiler başta olmak üzere milyonlarca insanın bu ülkeye, bu halka olan inancı tazelendi. Bayrağın, yurdun, halkın, bütün kavramların içi başka türlü doldu önceki gün. Zira Yüksel Caddesi’nde yapılan eylemde Greenpeace’ci eylemciler, tezkerenin geçmesi halinde "Şer Miğferi" ilan edecekleri ABD, İngiliz ve Türkiye bayraklarının arasından bir konuşma eşliğinde Türk bayrağını çıkarıp neşeyle, sevinerek salladılar. Türkiye’deki muhalif tarihi bakımından Türk bayrağı yeni bir anlam kazandı. Türk olmak da yeni bir anlam kazandı. Birçok insan ülkesine yeniden inandı, kendi halkına, yeniden...
Üçüncüsü... Bu ülke, çok çok uzun zamandır ilk kez, Meclis’ini "sevdi". Saygı duymak ayrı, ciddiye almak ayrı, ilk kez "sevdi", kendinden bildi, içtenlikle teşekkür etmek istedi.

Reel-politik ve politik
Şimdi, yarın bu tezkere yeniden Meclis’e gelecek. Belki reel-politik numaralarla kabul edilecek. Ama şu var ki, Türkiye, bu tezkere kabul edilse bile, artık "yolların aşındığını" gördü, aşınabildiğini, aşınınca da iyi şeyler olabildiğini. Bu çocuklar, kendilerinin bir şey yapabildiğini gördü. Seslerinin duyulduğunu, yeterince bağırıldığında bütün kulakların açılabildiğini... Politik olmak ne demek, yollardaki insanlar bunu gördü. Politik olanın, sokakların, insanların, reel-politik denen hikâyeyi yenebildiğini. Bir gün bağırmaktan kısılmış seslerin bir işe yarayabildiğini. "Türkiye Yakın Siyasi Tarihi" denen hikâyenin de değişebileceğini... Gördük. "Oh be!" dedik: "Oh be!"