Bu maceranın sonu

Gece kendi içinde çoğalıyor ışıklar göz kırptıkça. Beyrut’ta bir tek Kuzey Yıldızı görünüyor. Pencerem kadar kadrajın sağ alt köşesinde şöyle yazıyor:
“Bu maceranın sonu.”
Her serüvenin sonunda olduğu gibi, bana ait olmayan bir evin içinde oturuyorum. Tek başıma.
Son gece. Final perdesini oynuyoruz şehirle. Karşılıklı fena halde Bogart’ız. Burnumuzu düşürsek almayız, öyle.
Ne götürüyorum geri? Bir şişe arak, biraz Lübnan baklavası ve belki ama sonra?

Bavulumun içindeki yüzler
Büyük büyük şeyler götürmüyor insan ‘maceralarından’ geriye. Niyeyse üstelik o kadar ‘kocaman karakterlere’ rağmen hiç beklenmedik yüzler sığışıyor bavulumun içine. Costa Cafe’de, bana her gün bir Arapça sözcük öğretmeye yeminli Samira’nın yüzü mesela. Apartmanı temizleyen Etiyopyalı Moona’nın her sabah aynı şekilde sorması hatırımı:
“Kifiik? Miş il hal? Ktirr şogol, eh?” (Nasılsın? Kötü bir şey yok? Çok iş, ha?)
Gözlükleri burnunda dolaşan, hiçbir şeye gözlükleriyle bakmasa da yakın gözlüklerini hiç çıkarmayan bakkalım. Sadece “İki tane mi?” diye soruyordu artık, eli Lucky Strike’lara giderken.
Başlangıçtan beri merhaba desek mi demesek mi bilemediğimiz, o ilk anı kaçırdıktan sonra da her sabah her akşam aynı selamlaşma gerilimini yaşadığımız aşağıdaki fotokopici çocuk.
Apartmanın her türlü acayip işini yapan Ahmad ve sadece hafta sonları taktığı aynalı taklit Rayban gözlüğü. Zeit ve Zaatar’da ‘manuşi’yi kesinlikle jambon ve peynirli yediğimi ezberlemiş olan garson çocuklar. Yarı Türk taksici Hıdır’ın güvercinleri anlatışı. Daily Star gazetesinin kapısında lordlar gibi oturan bekçi. Ve diğerleri... Onları alıp ta İstanbul’a getirdiğimi bilmeyecekler. Ne de Beyrut’un esas oğlan, benim esas kız olduğum bu final sahnesinde yerli yersiz sahneye girip çıktıklarını...
Coğrafi büyüklüklerde sınırlarımı denemek gibi bir lanet, bir lütuf var üzerimde. Dilini bilmediğim insanlarda ‘dilimi’ denemek gibi ya da. Sağ çıkabilecek miyim, ona bakıyorum her seferinde. Gövdemin bir yerlerinde mutlaka bir iz kalıyor üstelik. Her seferinde. Bu kez gözkapağımın üzerinde bir tür tarazlanma. Fakat bakıyorum final perdesine, evet, sağ çıkmış sayılırım.
Sırtımda Ortadoğu’nun daha önce yazılmamış şiiri ve bir de şoförlerle Arapça kavga edebildiğim için kendime önceki gün takdim ettiğim sokak Arapçası 1. kur diploması!

Hayatıma eklenen bir şehir
Her seferinde bir şehir daha ekleniyor insanın hayatına. Ne oluyor yani? Dünya haberlerini izlerken bir şehri daha kendi şehrin gibi izliyorsun. Yangın çıkarsa senin ağacın yanıyor, bomba patlarsa insanları isimleriyle merak ediyorsun.
Ama bu sefer başka bir şey daha. Bir şeycik daha... Onu arıyorum Beyrut’un ışıklarına bakan pencerenin kadrajında.
Anlıyorum son Almaza birasının son yudumuna doğru. Son yudumu Fairuz’un ‘Li Beyrut’una (Beyrut’a) denk getirmişim. “Dram olsun, bizim olsun” diyerek. Fairuz’un sesi şarkı bittiğinde bile havada kalıyor ve o havada dolaşan tınıdan anlıyorum. Bu şehir avucuma çok tehlikeli bir bilgi koyuyor giderken; yolluk!
Artık daha az umurumda.
Ne mi?
Göreceğiz hep birlikte.