Çatallanan yol

Kıyıdan Sen iyiysen her şey iyi. Sen iyiysen herkes iyi. Yine de fazla güneşli ya da fazla sıcak ve nemli havalarda insan olmanın trajedisi üzerine yüzlerce cümle kurabilirim. Ama bunlardan en sıkıntılı olanı sanırım "çatallanan yol" trajedisidir. İkiye ayrılan yollar, seçim yapmak zorunda olduğunuz zamanlar, karar vermek mecburiyetinde kalınan anlar... Her seçim çünkü, bilirsiniz, başka seçenekleri sonsuza kadar yitirmektir. Dünya nasıl bir yer? Hayat gündüz mü, gece mi? İnsanlık iyi mi yoksa kötü mü bir doğaya sahip? Ve benzeri soruların tek bir cevabı vardır aslında: Kim bilebilir ki seçtiğinizin doğru seçenek olup olmadığını? En iyisinin sizin yürümeyi seçtiğiniz yol olup olmadığını kim söyleyebilir? Elediğiniz seçenekleri tamamen kaybetmeye değecek kadar şahane bir seçim yaptığınızı kim garanti edebilir? Bu işte, insanoğlunun "çatallanan yol" trajedisidir. Uzun zamanlara yayılmış filmleri, kitapları okumayı bu yüzden severim. Birkaç kuşak süren filmlerde ya da bir kuşağın hikâyesini anlatan kitaplarda çünkü şunu görürsünüz:Hayat, sizin ömrünüzden uzun bir başka deryadır. Bu gerçeklik hiç değilse yaptığınız yanlışların ağırlığını hafifletir. Dahası, insana yanlış diye bir şey olmadığını gösterir. Doğruyu yapma telaşımız, kararlılığımız, ısrarımız aslında sadece o hiç başa çıkılamayacak gerçekle yüzleşmek istemememizden kaynaklanmaz mı zaten: Kim garanti edebilir? Dünyaya önceden belirlenmiş hiçbir amacı ve gerekçesi olmadan bırakılmış canlılar olmamız gerçeğinden söz ediyorum. Dolayısıyla her birimizin önünde çatallanan yolların aslında o kadar da önemli, belirleyici olmadığını bilmektense sanırım yanlış ve doğru diye bir şeylere inanıp bunun telaşına düşmek, insan olmanın önemsizliğinin krizini yaşamaktan daha hafif geliyor hepimize.Aynı nedenle sanırım ihtiyarlarla konuşmayı, benden en az otuz yaş büyük dostlar edinmeyi çok severim. Özellikle kadınların benden çok daha büyük olanlarını tercih etmemin sebebi bu. Bütün doğruları yapsan da sandığın kadar mutlu olmayacağını, bütün yanlışları yapsan da sandığın, korktuğun kadar büyük bir yanlış yapamayacağını ve ne yaparsan yap hayatın umurunda olmadığını en iyi onlar bilirler. Tıpkı birkaç kuşak boyunca süren kitaplar ve filmler gibi onların da destansı bir havaları vardır. Korkularının o kadar korkunç olmadığını ispatlar yüzleri, yüzlerindeki çizgiler ve en çok da dünyayla hesabını neredeyse kapatmış, eyvallah etmeyen, rahatlamış gülüşleri.Ve bebekler... Onların da benzer bir hali oluyor. Nasıl ihtiyarlar yaşamış olmalarının ne kadar gerekli, mecburi ve doğru olduğunu hissediyorlarsa bebekler de yaşamaları gerektiğini, var oluşlarının mutlak bir doğruyu yansıttığını aynı kesinlikle biliyorlar. Ancak bir ihtiyar ve bir bebek yanlışsız, kusursuz olabiliyor. Yaşlı dostları severim Sanırım, herkes için ikisinin arasındaki zaman biraz güç oluyor. Çünkü, bütün çatallanan yollar bebeklik ve ihtiyarlık durumu arasında duruyor. Yalnız belki ihtiyarlığa varmadan az önceki bir kısa zaman dilimi var ki, sanırım orası insan hayatının en iyi yeri. Anladığın zaman, yanlış ya da doğru diye bir şey olmadığını, yollar çatallanmadan çok önce senin kararını zaten vermiş olduğunu anladığın ve kendini bildiğin bir an. İhtiyarlığın ataleti bastırmadan az evvelki bir an. Bir tür sonbahar huzuru olmalı orada. Hasretle beklediğim... ecetem@hotmail.com Sonbahar huzuru gibi