Çiçeklerle başa çıkamaz kimi kadınlar!

Çiçeklerle başa çıkamaz kimi kadınlar!



Bir hayvanların satılması, bir de çiçeklerin parayla değiş tokuş edilmesi, en tuhaf buluşlarından ikisidir insanoğlunun. Komik değil midir? Yani bir gün hayvanlar ele geçirse dünyayı, biz "pet shoplarda" (evcil hayvan dükkânı) satılsak. Şimdi orada duran köpekler gibi ampul sıcağında, çıplak çıplak mayışıp kalsak. Birileri boş kutuda duruşumuza, yalnızlığımıza, kıpırdayamayışımıza "ne şirin" diye baksa, genç kızlar o sevimlilik vıyaklamalarını yapsa... Veya çiçekler ele geçirse dünyayı... Gerçi o bambaşka bir mesele! Neyse...
Kuzuları asarlar kasap vitrinlerine. Ya bir gün kuzular dünyayı ele geçirirse?! Düşünsenize, kıçınızda bir demet maydanoz, kesilmiş boynunuzda da bir beyaz peçete... Yakışıklı cesetler gibi asılırız vitrinlere. Veya çiçekler ele geçirse dünyayı... Gerçi o bambaşka bir mesele! Neyse...

Çiçek belası
Siyasi kırmızı karanfiller gibi olsak mesela. Eylemlerde, gürültü içinde değiş tokuş edilsek, havalara fırlatılsak, sonra barış istediği için dövülen çocukların kaçamayan ayaklarına düşsek. "Ne işim var benim burada?" demez mi gürültüye gitmiş bir karanfil, "Ben şimdi nemli bir balkonda dalgın kadınlara değmeliydim".
Öyle belalı bir işki bu, kaçsan, dağ başında papatya olsan bile kurtulamazsın. Köküyle sökülüp şehre sürülmüş kır çocukları... Leğenlere tıkıştırılıp, cazgır bir kadının dizinin dibinde bütün gün, sıkıntılı birer tutsak.

Kimsesiz güller...
Fakat olsa olsa en sıkıcısı gülün hayatıdır. Öyle dur, sessiz ve dik, bir klişe olarak elden ele azal, hiç istifini bozmadan "ifade et", durmadan poz vererek "ifade et". Hiç konuşmayan, hiç konuşmadığı için âşık olunan kadınlar gibi yalan... İlla ki tek sayıda alsınlar seni, hiç çift olma. Birinden biri hep yalnız kalsın, nezaket gereği. On üç tane alsınlar senden, on beş tane, hiç on altı tane olama. Hep kimsesiz kalmış bir tane gül vardır demetlerde.
Cümlesi bittiğinde unutulan zavallı bir aktiristtir gül, kısa gösterisi bittiğinde sahneden apar topar çıkarılıveren. Ölüsü, bir hatıra olarak lüzumundan fazla saklanan ekseriyetle.

Yüksek yakalı nergisler
Çiçeğin alınması satılması saçma bir kere. Sanki toprak çiçeği para karşılığı çıkarıyormuş gibi, yaprakların altında bir de fiyat etiketi büyüyormuş gibi. Vermek sonra... Sanki para verince o çiçeğin sahibi sen oluyormuşsun, sonra da kalkıp hediye ediyormuşsun gibi. Bu da tuhaf değil mi? Sonra kim bilir, çiçekler verildiği kişiden memnun mu bakalım? Bununla kalsa iyi. Kalmaz. Çiçeği alınca da bir şey yapmak gerekiyor. Yüzüne, ağzına, ellerine filan, bir haller vermek gerekiyor. Üstelik bu halin, gül için başka, papatya için başka, kasımpatı için başka olması gerekiyor. Belki de çiçekler, bizim üzerimizde oyunlar oynuyor. Çiçekler bize, çok önce, bilinmeyen biri tarafından yazılmış tiyatroları yeniden ve yeniden oynatıyor.
Oysa nergisleri, dik durabilsinler diye önce boğazlıyorlar. Sonra da boynunda urganlarla satıyorlar. Sanki nergisler neşeliymiş gibi biz de neşeleniyoruz alınca. Nergis, koparıldıktan sonra da yaşıyorsa eğer, tiksiniyordur belki bizden. Gözleri nereye gider nergisin ölünce?
Kimi kadınlara işte, çiçek verilmez. Görüyorsunuz ya, dertsiz başınıza dert alırsınız. Kimi kadınlar, çiçek alınca, "Ayyy! Ne şirin" demeyi beceremedikleri için oturup bu kadar laf ederler. Bu da, elbette, epey saçma!