Daniska makamından bir türkü: Denizfeneri

Eklenme Tarihi10.09.2008 - 1:29-Güncellenme Tarihi10.09.2008 - 1:30

Şehrin içindeki aynalı, parlak, hijyenik öteki şehre, iş merkezlerinize giderken, her sabah yoldan geçerken gördüğümüz beton renkli evlerde bir hayat yaşanıyor. Televizyonlarda ne izleyeceğimizi de bu ülkeyi kimin yöneteceğine de o insanlar karar veriyor. Siz kendinizi bu ülkenin, paranın, hayatın, dünyanın hâkimi, ayrıcalıklısı, emniyetlisi gibi hissedebilirsiniz. Ama ara sokaklarına hiç girmediğiniz, tozu ve çamuru ayakkabılarınıza hiç değmemiş olan sokaklar sizin geleceğinize karar veriyor. 

Nezle gibi bir şey: ölüm
Bu ülkenin nasıl yönetileceğine, onlar, yani yoksullar karar verse bile, yoksulların beğendiği iktidar tepemizde olmasına rağmen, her nasılsa yine tersanelerde işçiler ölüyor. Başımızdakileri güya yoksullar seçmiş olmasına rağmen kot pantolon taşlarken genç insanların ciğerleri parçalanıyor.
Her nasılsa onların seçtiği bu iktidarın adamları, ‘yoksul babaları’ çıkıp işçi ölümlerinden ‘hızlı büyümenin istenmeyen sonuçları’ gibi, bir saman nezlesi türüymüş gibi bahsediyor. Bu hükümet, bölgesel asgari ücret uygulamasıyla Kürt halkını bence- ücretsiz kölelere dönüştürecekken her nasılsa bu durum ‘bölgesel farklılıkların ve hayatın gerçeklerine göre davranmak’ diye adlandırılıyor.
Bu, ‘fakir fukaranın dostu hükümet’ tarafından yapılıyor. Önceki gün Ankara Tabip Odası’nın açıkladığına göre, bu badem bıyıklılar, yetersiz ve beceriksiz amcaoğullarını, hala kızlarını hastanelere yerleştirip durduğu için ölü bebekleri babaları kolilerde alıyor hastaneden. Ah! Bu işlerden kazandıkları paralar hastane paraları olsun da yetemesin!

Deniz, toprak ve yoksullar
Yatılı Bölge İlköğretim İlkokulu binaları yıkılıyor, hızlı trenler raylardan çıkıyor, 1 Mayıs’ta millet zehirleniyor, millet, çoluk çocuk dahil her fırsatta gazlı bombayla muameleden geçiriliyor, ‘en ücra köylerde bilgisayar var’ havası atan hükümet İstanbul’un zengin semtlerinde bile devlet okullarına öğretmen kürsüsü almak için veli yardımı istendiğini bal gibi biliyor. Yoksullar, kurutulan nehirler, balık çiftliğiyle kokuşturulan denizler ve daha çok siyanürlü altın için deşilen toprakla birlikte öldükçe ölüyor.
Ve fakat yoksullar bu hükümetten çok memnun. Bayılıyorlar bu hükümete. Başbakanları ‘daniska makamından’ konuşunca alkış alkış alkış, yerlerinde duramıyorlar. Niye? 

Aç! Aç! Aç!
Birçok nedeni var ama İstanbul varoşlarında dolaşırken öğrendiğim bir neden de şu. Yoksulları inandırdılar. Onlara tek ekmek verecek elin kendileri olduğuna Deniz Feneri gibi örgütlerle inandırdılar. AKP’nin sivil toplumdaki örgütleriyle ekmek verip kendi kılıklarına soktular. Ekmeği kendi aralarında, kendilerine benzeyenler, kendileri gibi düşünenler arasında bölüşeceklerinin sesli ve sessiz mesajını verdiler durmadan.
Anladı ki insanlar ya aç kalacaklar ya bu heyecanlı ve mütedeyyin gençlerin huyuna gidecekler. Aç balıklar gibi ağızlarını aça aça beklettiler insanları. Ekmek getirdiler, aç bakalım ağzını.  Bulgur getirdiler, aç aç!
Kömür getirdiler, açtın mı iyice? Meslek öğreteceğiz size, iyice aç iyice! Çocuklarınıza ayakkabı lazım değil mi, aç aç aç! Ve kendini besleyen bu tek ve lütufkâr el her uzandığında açtılar ağızlarını yoksullar. Başka ne yapacaklar?
Şimdi o yüzden Başbakan daniskalardan başlayınca türküye, onlar da açıp ağızlarını alkışlıyorlar. Çünkü artık böyle. Onlar alkışlayıp ağızlarını açacaklar, böylece gelecek ekmek. Çünkü o ekmekleri dağıtanlar, onlara en çok ekmeğin zaten onların hakkı olduğunu unutturdular. Onlara, Başbakan kürsüsünün yoksulların parmak uçlarında durduğunu en çok o ekmekleri dağıtanlar unutturdular...
Deniz Feneri’nin suçu budur işte. Gerisi... 

 

Etiketler