Deprem, yangın, mayın:Türkün bilimle imtihanı!

Türkiye, bilimin insan hayatı için gerekli bir şey olduğunu, biliyoruz ki, ölerek öğrenmeyi tercih eden bir ülke. Türkiye’nin yakın tarihteki bilimle olan yakın ve hayati ilişkisi, yine biliyoruz ki, büyük depremle oldu.
İnsanlar (Vakit gazetesi gibi çevreler dışında) baktılar ki ölümler Allah’tan değil, daha ziyade kâr hırsıyla zemin araştırması yapmadan binalar diken müteahhitlerden geliyor ve çürük binaları Paşabahçe’den alınan dev nazar boncukları değil mühendislerin yapacağı türden hesaplar koruyabiliyor.
Her ne kadar memleketin bilimle kurduğu bu hezeyanlı ilişkisi kısa zamanda astrologlara ve deprem haberleri veren falcılara doğru evrilmişse de Türkiye deprem günlerinde bilimle teyellenmek düzeyinde bir ilişki kurdu. 

Ölerek öğrenmek
Ama öğrenmek için bir kere topluca ölmek yetmez. Halkımız daha başka felaketler de yaşayıp bu ilişkiyi pekiştirmek istiyor. Bursa’daki hastane yangını bunlardan biri. Öncelikle şunu söyleyelim:
Olayı kabloya dolayıp dumana boğmanın yararı yok. Olayın faili, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, taşeronlaştırılmasıdır. Yani eğer bir katil aranıyorsa o, devletin görevlerini satılığa çıkaranlardır. Ve fakat yine de mühendisler günlerdir açıklıyorlar ki insanların ölümüne hesapsız kitapsız, ‘Allah korusun’ dünya görüşüyle yapılmış hastane binası neden oldu.
Türkiye bir kez daha bilimin, hesabın kitabın gerekli bir şey olduğunu ölerek öğrenmeye çalışıyor. 

‘Duygusal’ hesaplar
Aynı tuhaflık mayınlı arazi tartışmasında da yaşanıyor ve belli ki yaşanmaya devam edecek. Metin Münir’in önceki günkü ve dünkü yazıları çok önemli. Sanırım devam da edecek yazılar. Münir, yazısının bir yerinde Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın’ın önceki gün söylediği sözleri alıntılamış.
Günaydın, mühendis olduğu için doğal olarak bilimsel veriler üzerinden diyor ki, söz konusu arazi mayından temizlendiğinde şu kadar gelir sağlayacak, şu kadar verimli olacak. Dolayısıyla bu arazi topraksız köylülere dağıtılsın ve organik tarım yapılsın. Benim de fikrim budur. Ve fakat Münir’in de yazısında söylendiği gibi Meclis’teki abiler duruma burun kıvırmışlar ‘Yok öyle değildir’, ‘Bence o kadar değildir’ gibi, bilimsel değil ‘tamamen duygusal’ hesaplara dayalı, ‘muhabbet’ düzeyinde görüşler bildirmişler. 

Havuz problemi
Şimdi ben şunu merak ediyorum:
Bu memleket bu mühendisleri, matematikçileri niye yetiştiriyor? Kendi kendilerine evde havuz problemi çözsünler diye mi?
Bu mühendisler sevgili memleketimizin sorunlarını bilimsel hesaplar yaparak, meselelere bilimsel bakarak çözsünler diye yetiştiriliyorlar. Ve fakat sonra bu adamların, kadınların sözlerine niye kulak asılmıyor? Ölüm makinesine dönüşen hastaneleri denetlemeyenler, durduk yerde çöken binalara ‘sağlam’ raporu verenler ve arazileri başka ülkelere kiralamak gibi cin fikirler üretenler yerine öncelikle onların sözlerinin dinlenmesi gerekmiyor mu?
Hastane faciasında da gördük ki Elektrik Mühendisleri Odası hastaneyle ilgili yıllar önce ‘Bu iş yaş’ diye rapor vermiş. Ölenler bu bilimsel raporu ‘Yok ya, öyle değildir’ diye yok sayanlar yüzünden öldü.
Bu memleketin bilimin hakikaten de insana faydalı bir icat olduğunu anlaması, bunu kabullenmesi ve içine sindirmesi için daha kaç kere ölmesi gerekiyor?