Giden ve geri gelenlere...

Giden ve geri gelenlere...


Bazen büyülü bir işaret gibi gelip konar elinize yazılması gereken. Dün sabah da böyle oldu. Can Dündar, kalp krizi geçirip ölümden dönen gazeteci Metin Münir’in Zaman gazetesine söylediklerini yazmış:
"Bir nehrin üzerinde akan bir yaprak gibi bulunduğum yerden ve dünyadan uzaklaştım. Başka bir seviyeye geçtim."
Can da önceki gün Çin’den dönerken uçakta 13 numaralı koltuğa oturmuş ve uçak kazaları haberlerini okurken biraz "gitmiş gelmiş". O uçaktayken herhalde, tesadüf işte, ben de Radyo ODTÜ’nün bahçesinde, önceki gece... Can’ın da "Canlı Köşe yazısı" bölümüyle katıldığı, benim yazdığım "İç Kitabı"nın da kendi sesimden yayınlandığı, Pınar Güler’in hazırladığı "Kupa Kızı" programının son bölümüne bulunmak üzere... Şair Tolga Suyolcuoğlu ile orada karşılaştık işte. O dedi, "Gidip gelenler bir ailedir aslında" diye. Sonra Metin Münir’in ve Can’ın söylediklerine benzeyen şeyler konuştuk biz de... Birazı şöyle...
***
Narkozu verdiklerinde yok olursun. Yok olduğunu bilmeyecek kadar yok. Aradaki zaman yoktur, bir zaman aralığı değildir, gerçekten yoktur. Ölümü anlarsın; ölüm, yoktur; çünkü, sen yoksundur o geldiğinde. Soğuk değil, tedirgin edici bir biçimde ılıktır. Gürültüyle korkabileceğin değil, yumuşacık kayıverdiğin bir şeydir; karanlık bile değildir. Geri geldiğinde, insanların arasına döndüğünde "öteden" değil, olmayan bir yerden gelmiş gibisindir. Ben de gidip gelenlerdenim ve gidip gelenler, bu dünyayı fazla ciddiye alanların "yarı deli" diyeceği tuhaf bir ailenin mensubudur.
***
Ne olur peki? Bu dünyayı ciddiye almamak değil de, genel olarak saçma ve komik bulursun. İnsanlarla arana bir büyülü zar gerilir, artık büsbütün katılamazsın artık insanların "hayat" sandığı sakil cehenneme; bir gözün hep dışarıda durur. Daha gerçek bir hayatın olur senin ve bunun neşesini hiçbir kitaptan öğrenemezsin. Bu yüzden kıyıda (!) durmayı seçmek değil, kendini öylece kıyıda buluverirsin. "Hayatın değerini anlamak" klişesi pek doğru değildir, aslında kendi kıymetsizliğini anlar ve artık kendini o kadar ciddiye almazsın. Böylece açılır yaşam kanalların, yanlış yere yapılmış bir baraj yıkılır gibi...
***
Bilhassa iktidar ve güç için tepinen gayretkeş karıncalara benzeyen insanlar güldürür seni. Aklından değil de karnından gelen bir kahkahadır bu, iç evreninden kabararak sese dönüşen. Çünkü beyninden ziyade etinle, etinin dibiyle edindiğin bir bilgi yüzünden artık lüzumsuz gelir bunlar sana. Çünkü sen artık evrenin bilgisinin ipuçlarıyla dopdolusun. Ağacın dinlenmeye değer bir gürültüsü var. Taşın uzun bir hayatı. Suyun anlatacakları... Ancak bunları dinlemeye değer bulursun. Geri kalan her şey genel olarak yalan geliyor sana, genel olarak yalan bir şey var yaşananlarda. Hiç uğraşamazsın... Taşın sesini duymuş bir kişi için geri kalanı saçma bir gürültü...
Bu yüzden işte, Tolga’nın verdiği şiir şöyleydi:
"Çakıl taşı suyun üzerinde, "özgürce" kayarak ilerliyordu fırlatıldığını bilmeden. Uzun bir süre ilerledikten son kendi kendine "hah" dedi:
-Artık durup suyun altını germenin zamanıdır."
Halbuki bir doğa kanuna uyduğunun farkında bile değildi dibe doğru süzülürken.
Dizeler halinde yazılmadığına bakmayın, şiirdir. Taşın sesini duyanlar şairdir. Onlar, gidip gelenler ailesindendir. Onlar, karşılaştıklarında olup biten "çok mühim ve çok ciddi" şeylere gülüşenlerdir. Kıkır kıkır...