Göbeği iki ev arasında düşenler

Bugün hava zemin koşulları yeni siyasete son derece müsait. AKP de bu havadan ve zeminden yararlanıyor. Şimdi aynı koşullardan, Türklerle Kürtlerin birlikte siyaset yapması gerektiğine inanan, özgürlük, adalet ve eşitliği etnik politikalara değil insanlığın kurallarına dayandıran siyasetçiler ve aydınlar da yararlanmalı...

Kıyıdan "Zaten ben senin göbek bağını iki ev arasında taşınırken kaybetmiştim. O yüzden sen böyle oldun." Yeni yürümeye başlayan çocukların manasızca peşlerinden ipe bağlı oyuncak ördek, tekerlekli kaplumbağa vesaire sürüklemesi misali, ben de kırmızı bavulumu oradan oraya sürüklerim. Yıllardır bu böyle. Şöyle söyleyeyim, ben leyleğin bu hayatta iki dakika bir yere konduğunu bile göremedim. Hatta yaz aylarında da -yemin ederim- oturan leylek ararım ki bakayım da biraz evimde oturabileyim diye. Olmuyor fakat. Hatta annemin, annesel suçluluk duygusuyla yaptığı konuyla ilgili yorumu şudur: Neyse, yani sonuçta fena halde gezenti, son derece "zingildek" bir meslek sahibi oldum. Hatta gün olur sabah uyandığımda hengi ülkede olduğumu birkaç saniye düşünmek zorunda kalırım. Bu sebepten hayatımın yarısı uçaklarda, havaalanlarında geçiyor. Hafta bir uçağa binmezsem rahat edemiyorum gibi bir durum. Bu yoğun uçak hayatım sebebiyle de bir süre sonra havada olup bitenleri makaraya bağlamaya başlıyorum.Misal... Geçen gün Diyarbakır'dan dönerken yine aynı anons. "Hoş geldiniz" diye başladı ve devam etti:"Bugünkü uçuş ekibimiz kaptan pilot bilmem kim, ikinci pilot bilmem kim..."Yurttaş'a dedim ki, "Kalk gidiyoruz. Ben bu ekiple uçtum daha önce, pek memnun kalmadım."Hostesler de bana bakıyor. Neyse oturduk yerimize. Arkasından da o şüpheli anons:"Cabin crew falan filan cross check!" Neden gezentiyim? O aradaki falan filan her neyse işte, bin kere uçağa bindim bir türlü anlamadım. Soracağım ama şüpheleniyorum. Misal bekliyorlardır biri çıksın şunu sorsun diye "Zzzzt Erenköy!" filan derler... Ne olsa nerdeyse her gün yüz yüze bakıyoruz uçuş ekipleriyle. Yurttaş da zavallı arkadaşım kara bahtı bana bağlandığı için o da uçaklarda. O da sıkılmış, diyor ki anonslar arasında:"Arkadaş biraz yaratıcı ol, bir kere de kendinden bir şey kat."Fakat ben pilotun anonsu süsleyenini de biliyorum. Bazen öyle tur teknesi tadında açılımlar yapıyorlar:"Şu anda bilmem ne nehrinin üstünden geçiyoruz. Sağ tarafınıza bakarsanız..." gibisine...Tam o anda işte anlarsın kim uçaktan korkuyor. Bazılarında bir acayip "haspinallah" ifadesi oluyor:"Arkadaş sen bizi hayırlısıyla yere indir de... Başlatma nehrinden gölünden..." gibisine... Soracağım ama... Fakat bu "gezelim görelim" tarzı pilotlardan daha kötüsü şakacı pilottur, ben size söyleyeyim. Londra'dan Paris'e uçarken gördüm bunlardan bir tane. Fransızdı, kesin. Adam uçağı öyle bir salladı ki, herkesin yüzü bildiğiniz yeşil oldu. Sonra da açtı mikrofonu gülüyor:"Çok korktunuz di mi?"Hatta durmuyor devam ediyor:"Hayat zaten ne ki?.."Kafası mı iyiydi, nihilist bir psikolojiye mi girmiş bilemedik tabii. İndiğimizde herkes geçerken dönüp bir baktı kokpite tabii, en temiz hisleriyle. Böyle işte.Koyunların ve ineklerin kitlesel ölüme doğru coşkuyla yürüdüğü Kurban Bayramı kutlu olsun! En kötüsü şakacı pilot Hava ve zemin yeni siyasete elverişli! Bugün, giderek daha fazla, Kürt siyaseti içinden gelip bu siyaset içindeki hiyerarşi ilişkilerini feodal-militarist kültürü, fiziksel ve psikolojik şiddeti yöntem olarak kullanan tavrı eleştirenler çoğalıyor. Yeni dil, yeni bakış açısı Kürt ve Türk aydınlarının bir araya gelip yaptıkları onlarca toplantıdan sonra siyasetin ve Kürt meselesinin gündem maddelerinden biri haline geldi. Ne ki geçtiğimiz yıl Barış Konferansı ile insan içine çıkarılan bu çalışmaların sonuçları tam yeni bir açılım yaratmayı sağlayacakken arkadaşımız, gazeteci Hrant Dink öldürüldü. Her seferinde nasıl on ikiden vuruyorlar bilmiyorum, ama Türkiye o günden itibaren bambaşka bir sürece girdi. Bu süreç, düşünen, konuşan insanların belini öyle bir büktü ki ne konuşmak ne düşünmek mümkün olamadı. O sürecin sonunda bugün artık Kürt meselesiyle ilgili konuşurken "tanklı toplu" söz söylememek, Kürtlerle ilgili cümle kuranı "terörist" ilan etmemek, haber bültenlerinde "Allahallahallah!" dememek ve hatta Kurban Bayramı'nda DTP'lilerle bayramlaşmak bile gayri meşru ilan edildi! Oysa bu tavrın yaptığı tek şey legal ve meşru siyaset zeminini tedirgin etmek, Kürt siyasetinde ılımlı söz söylerken yalnız kalanları daha da yalnızlaştırmak. "PKK mı Meclis mi?" diye sorarken dikkatli olmak gerekiyor. Şunu hiç unutmamak gerekiyor:Kürtler içinde bu hareketi eleştirenlerin büyük bir çoğunluğu nihayetinde Kürt siyasetine son otuz yıldır egemen olan bir gelenek içinde politize oldu. Şimdi dönüp bu hareketin militarist yapısını eleştirirken ya da yeni bir siyaset geleneği yaratmaya çalışırken onları yalnız bırakmak yerine seslerini duyuracakları alanları açmak en doğrusu. Bu yüzden "PKK mı Meclis mi?" sorusunu sorarken aradığımız cevap PKK'yı lanetletmekten öte Kürt siyasetinin içindeki hiyerarşik yapıları eleştirebilmek cesareti, yeni bir gelenek yaratma niyeti ve çabası olmalı. Bu çaba ve cesaret için de yeni bir siyaset gerekiyor.Bugün hava ve zemin koşulları yeni siyasete son derece müsait. AKP'nin bu yazısı dizisi boyunca kabaca anlatabildiğim aslında son derece ayrıntılı ve ince siyaseti de bu hava ve zemin koşullarından yararlanıyor. Şimdi aynı koşullardan, Türklerle Kürtlerin birlikte siyaset yapması gerektiğine inanan, özgürlük, adalet ve eşitliği etnik politikalara değil insanlığın kurallarına dayandıran siyasetçiler ve aydınlar da yararlanmalı. Güneydoğu'daki moral ve siyasi dağınıklık bir bakıma melankolik ama diğer yandan yeni bir Kürt siyaseti için alanlar açılıyor.Bu yeni siyaset alanını tehdit eden baskılar var elbette. Dağdan gelen "İhanet eden haindir" baskısı ve bunun sivil Kürt siyasetine sızma çabası bir yandan bastırıyor; Meclis'teki Kürt siyasetçilerin diğer partiler ve medya tarafından yalnızlaştırılması bir yandan. DTP'lilerin burnuna her seferinde aynı soru dayanıyor: Lanetlemek ve eleştirmek "PKK'yı kınamayacak mısınız?" Elbette sözle siyaset yapacağını beyan etmiş hiçbir siyasi yapının şiddetle ilişkisi olmamalı. Diğer yandan DTP'liler ve genel olarak legal siyasete meyletmiş olan diğer Kürt siyasetçileri henüz meşru siyaset içinde kullanılacak yeni politik söylemlerini yeterince olgunlaştıracak, bunu gösterecek zaman ve imkân bulamadılar. Kapatma davası, medyadaki savaş kasırgası, televizyonlarda "Bakalım bugün teröristler ne demiş..." benzeri anonslarla sunulmaları da cabası... Ama elbette en korkunç baskı hakikat korkusundan geliyor. Diyarbakırlı bir genç şöyle söylemişti:"Bu savaş bize ne kazandırdı? Belki bir tek Kürtlerin kuyruğu olmadığını öğrendiler." Bazılarımıza komik gelebilir ama bugün Türkiye'de hala Kürtlerin kuyruklu olduğunu düşünenler bile var. Hakikaten var, şahsen biliyorum. Bu bize "cahillik" gibi geliyor ve bizi güldürüyor olabilir ama meseleyi "Kürtlerin kuyruğu yokmuş" bilgisiyle sınırlı tutmak isteyenler, bu konuda yazılmasını, konuşulmasını sindiremeyenler pek o kadar komik gelmiyor niyeyse. Kürtler ve Kürt siyasetiyle ilgili "sınırlı bilgi" sahibi olmamız gerekiyor, "sınırlı düşünmemiz" gerekiyor. Üstelik bu tek bir yerden gelen bir baskı değil, ikili bir basınç uygulanıyor. Bu yazı dizisi boyunca mesela, bir çok kesimin canı yandı. Nereden biliyorum? Gelen tepkilerden. Fakat canı yananların iki tarafın da keskin milliyetçileri olduğunu görüyorum. Onlar birbirlerine karşı gibi görünseler de aslında aynı dili konuşup hep aynı hesapta anlaşıyorlar. Biri olmayınca diğeri olmuyor aslında ve birbirlerini kaybetmekten öyle çok korkuyorlar ki... Onların korkusu koltukları, köşeleri kaybetmek olabilir. Ama bu ülkeyi kaybetmek, bu ülkenin kurduğu hayalleri kaybetmek ise mesele, buralardan, bu damarlardan konuşmak, hiç durmadan konuşup hiç durmadan düşünmek mecburiyetindeyiz. 'Kürtlerin kuyruğu' "Hiçbir yerde olmamak gibi." Hiçbir yerdeki Kürtler... Mezopotamya'nın tanrıları doğuran karnında bombaların bulutları dolaşırken, haber bültenleri insansızlaştırılmış dağları top atışlarıyla döverken Nilgün böyle diyor Mardin'de. Taş evli sokaklardan yürürken, kurdukları Kadın Merkezi'nde satılan tarçınlı, naneli, kekikli sabunlara dokunurken merkezin kurucularından Nilgün Yıldırım, "İki ezber arasında sıkışmak hiçbir yerde olmamak gibi" diyor. Batı'da ve Doğu'da ezberlerin giderek daha sertleştiğini ve "ortadan" konuşan insanların kendilerine uzun zamandır konuşacak yer bulamadıklarını anlatıyor Nilgün:"Batı'da Teröre Lanet Mitingleri yapıldı. Biz de şiddete karşıyız ama büyük şehirlerde insanlar meşaleler yakıp Kürtlerin oturdukları mahallelerde beklediler sabaha kadar, dışarı çıkmaları için. Doğu'da da şiddet karşıtı cümleler kurmak ayıplandı. Eskiden Nusaybin'deki akrabalarımla şiddet hakkında konuşabilirdim, şiddet eleştirisi yapabilirdim. Ama şimdi konuşturmuyorlar. Diyorlar ki 'Bütün haberlerde bize küfrediyorlar'. Tam bu noktada yersiz yurtsuz hissediyorsun işte. Ne orada ne burada."Kadın Merkezi'nin diğer kurucusu Hülya Aydın tam da bu yüzden Kürtlerin siyaset yaparken "azınlık" hissinden çıkmaları için kendilerine ezberlerini bozacak insanlar katmaları gerektiğini düşünüyor. Nilgün ekliyor:"Siyasetin içinde bu ezberi bozmak isteyenler var, ama yalnızlaştırılmaktan o kadar korkuyorlar ki susuyorlar."Mardin'de kadınlara yardım etmek için çalışan iki genç kadın Hülya ve Nilgün. İkisi de Batı'da eğitim görüp şehirlerine geri dönmüşler. Kadınlara insan haklarını anlatmak için 14 haftalık çalışmalar yapmışlar tam 1000 kadınla. Şimdiye kadar çoğu namus cinayeti olmak üzere 730 şiddet başvurusu almışlar, bütün bu olayların çözülmesini sağlamışlar. 22 kadını sığınma evlerine yerleştirmişler. Hiç yoktan konuşmuyorlar yani. Hayatın tam içinden söylüyorlar söylediklerini. Devletin siyasetini de Kürt siyasetini de kıyasıya eleştiriyorlar. Hatta belki Kürt siyasetini kendilerinden olduğu için daha fazla. Bu eleştiriler üzerine merak edip soruyorum:"Siz de bu siyasetle politize olmadınız mı?"Nilgün cevap veriyor:"Üniversite öğrencisiyken ben de övünüyordum tabii 'silahlı bağımsızlık mücadelesi veren bir halkın' çocuğu olduğum için. Ama zamanla anlıyorsun: Bu iş böyle çözülmez!" 'İnsansızlaştırılmış haber' gerçeği söyler mi? Mardin'de ve Diyarbakır'da birkaç kişi şöyle söylüyor:"Burada insan yaşamıyormuş gibi haber yapılıyor."Bültenler özellikle son günlerde "insansızlaştırılmış bölge" kavramını kullanıyor. Kavram, askeri. Ama sözü geçen insansız bölge askeri haberlerin yarattığı hissiyatla insanların kafasında belki de gerçekte olduğundan daha geniş hale geliyor. Duyduğumuz haberler ise silahların menziline, çapına, etki gücüne ilişkin. Bu, insanlar arasında değil, tüfekler ve bombalar arasında geçen bir hikâyeymiş gibi bir anlatımla sunuluyor olup biten. Haber insansızlaştırılıyor. Bu belki işin gazetecilikle ilgili yanı gibi görünebilir ama bunun sonucu olarak bölgedeki insanlar kendilerini Türkiye'nin dışına itiliyor gibi hissediyorlar yoğunlukla. Bu konudaki başka bir rahatsızlık da bölgeye ilişkin genel bilgisizlikle ilgili. Genç bir kadın şehirlerine gelen bir aydının bile bazı şeyleri bilemediğini anlatıyor: "Buraya geldiğinde sokakta haki renkli, kuşaklı bir adam gördü. Adam sokakta yürüyor. İstanbullu sordu: 'Bu PKK'lı mı?' Bu kadar alakasız olabiliyor insanlar. O, Kürt geleneksel kıyafetidir. Ayrıca adam PKK'lı olsa nasıl gezsin sokak ortasında!" ecetem@hotmail.com BİTTİ

DİĞER YENİ YAZILAR