Grand Canyon olarak 'Kanyon'

İstanbul'da Kanyon diye bir yer açıldı. Görmek henüz nasip olmadı. Fakat söylenenlere ve durmadan yinelenenlere bakılırsa burası zinhar sadece bir alışveriş merkezi değil. Burası bir "yaşam alanı"! Tüketimin mabetlerini artık "yaşamın ta kendisi", "hayatın gerçek tadı" olarak kutsamak, hayatın sınır çizgilerini alışveriş merkezi binalarıyla sınırlı tutmak da anlamlı. Belki böylece daha manidar olabilir Başbakan'ın gelip kurdele kesmesi. Çünkü orası artık bir alışveriş merkezi değil, insanların bundan böyle "yaşayacakları", "nefes alacakları" yerler. Üstelik Kanyon'un sürekli vurgu yapılan bir özelliği de üstünün açık olması. Yani artık sokağı binalarla değil, bildiğiniz kale duvarlarıyla bölüp tüketim alanları, (pardon!) yaşam alanları oluşturuyorlar. Yani artık orası yaşanacak yer. Dışarısı ne o zaman? Yaşanmayacak yer mi? Şehrin alışveriş merkezlerinin dışında kalan alanları, güvenliksiz orman yolları gibi duruyor giderek. Eşkıyanın, hırsızın, her haliyle "esmer bir hayatın" kol gezdiği tekinsiz yerler. Tek rahat yer, tek hayat merkezi Kanyon gibi yerler. Televizyondaki haberi, neredeyse binaya tapınan bir dille verilen Kanyon artık Türkiye'nin "Grand Canyon"ı. Amerikalıların kendi ülkelerinin turistleri olarak görmeye gittikleri Büyük Kanyon gibi bizim de şimdi "görmeye" gideceğimiz bir Kanyon'umuz var. Tıpkı Akmerkez'imize, Cevahir'imize ya da başka şehirlerde başka isimli alışveriş merkezlerine gittiğimiz gibi Kanyon'u da görmeye, ona hayran olmaya, hayret etmeye gideceğiz. Tıpkı büyük kiliselere ya da tarihi camilere hayretle ve küçülerek baktığımız gibi artık dükkânların camlarına bakacağız. Başbakanların bir halkı temsil eden insanlar olarak, alışveriş merkezlerinin açılışına katılması sizce de tuhaf değil mi? Bir başbakanın, siyasi bir liderin çarşı-pazar açılışında bulunmasını meşrulaştıran ya da normalleştiren şey o çarşı-pazarın büyüklüğü mü? Sıcak insanın canını içinden çekip alıyor; yarı cansız sayılırız. Ama tam biz cansızlaşmışken canlandı gündem. Cumhuriyet'in bombalanması, Danıştay'a saldırı, zanlıların salıverilmesi, gazetecilere el altından verilen komplo hikâyeleri, Danıştay saldırganının üç günlük açlık grevinden sonra hemen hastanelik oluvermesi... O kadar dağınık ki resim, ortada tek bir resim mi var, onu bile anlamak zor. Bu ülke, bazen takip etmeseniz de, birkaç "bölüm" kaçırsanız da anlayabileceğiniz ya da zaten hiç anlayamayacağınız dizilere benziyor. Bizim hayatlarımız bu diziler sırasında yoldan geçenlere... Benziyor. Hayat defteri: Çok pahalı mağazalarda sıkça görülen bir "trip" türüdür bu: Tezgâhtarların "Sen buradan alışveriş edebilecek misin bakalım?" tacizi. Üstünüz başınız yeterince şık değilse baştan bir aşağılama ve suratsızlıkla ilgilenirler sizinle. Ya da düpedüz ilgilenmemeyi tercih ederler. İnsanın tezgâhtar arkadaşa "sınıfını" hatırlatası gelir. Muhtemelen kendi aldığı maaş size satmaya tenezzül etmediği malların bir tanesini bile karşılayacak düzeyde değildir çünkü.Muhtemelen kendini çok ait hissettiği, bir kimlik olarak üzerine giydiği şık mağaza elemanı kılığını şehrin kenar mahallelerindeki evine gitmek için dolmuşa bindiğinde çıkarıyordur üzerinden. Muhtemelen onun da bir acıklı hikâyesi vardır yaşadığı bu ruh haline ilişkin. Ama işte o anda, o mağazanın sahibi gibi davranması size ve sizi "ötekileştirmesi" nasıl da sinir eder insanı. Tezgâhtarlar bunun farkında mıdır acaba? Yoksa bu bir tür "kışkırtarak satma yöntemi" midir? "Bana öyle muamele etme. Ben de alabilirim" demenizi ve hiç almayacağınız bir şeyi satın almanızı mı sağlamaya çalışıyordur bu psikolojik oyunla? Bir açıklama getirebilen varsa söylesin! ecetem@hotmail.com Tezgâhtarlar ve tripleri