Hayaletler camdan geçebilir

Türkiye’nin, trajedilerinin üzerini futbolla örtmek gibi bir alışkanlığı vardır. Kürt meselesinin ‘çözümü’ için yapılan onca futbol maçını hatırlıyorum da... Ya da mahkûmlarla yapılan maçlar... Ya da kolları ve bacakları olmayan genç erkeklerin yaptıkları ‘gazi maçları’...
Futbolun dokunulması tehlikeli bütün toplumsal yaralara İsveç İksiri gibi dökülmesi, bir topun peşinde koşmakta olan on bir adamın sırtına anlam balyaları bindirilmesi yeni bir icat değil. Türkiye konuşamadığı meseleler üzerinde nice top koşturur. 

Ergenekon, Erivan ve Baykal

Şimdi Türkiye’nin Ermenistan’la olan ilişkisi/ilişkisizliği de bir top peşinde koşarken iyileştirilmeye gayret edilecek. Güzel. Destekliyoruz. Hiç yoktan iyidir. Başta Deniz Baykal olmak üzere herkese bu girişimi desteklemek düşer.
Gidinin milliyetçisi Fatih Terim’in bile hakkında aklı başında cümleler kurmaya çalıştığı bu maç için herhalde bir sosyal demokrat parti liderinin de ‘Ben de Bakü’ye giderim’ cümlesinden biraz daha gelişmiş bir açıklama yapması beklenir.
Yoksa ‘Ergenekon’un avukatı’ olmak ile barış ve kardeşlik isteyenlere idam isteyen savcı olmak arasındaki mesafe o kadar mı kısadır? Deniz Bey, dün 6 Eylül’dü, bugün 7 Eylül ve siz de hatırlarsınız, insanlar öfkenin peşinden gitmeye ne teşnedir.  

Hayaletler ve gazeteler
“Ağlamakla gülmek arasındayım.”
Çok sevgili Karin Karakaşlı, dün Milliyet’te yayımlanan Erivan izlenimlerinde böyle diyordu. Ben de öyleyim.
İnsan Hrant’ı hatırlıyor evvela, böyle bir maçtan ne kadar heyecanlanacağını, ‘Yaz kız, önemli bu’ diye arayacağını, ‘Gel, Erivan’a götüreyim seni’ diyeceğini. Öyle işte.
Ve fakat... Gazetelere bakıyorum, konuşulanlara, demeçlere. Ermeniler hiçbir şey demiyor ve Türkiye ha bire başının üzerinde dönüp duran hayaletlerle kavga ediyor sanki.
Ermenistan’dan kimse ‘Gelmeyin, gitmeyin, şöyle gelip böyle gidin’ diye bir şey söylemezken burada bir gürültü. Neyin gürültüsü bu? Bir sıkıntının gürültüsü, içimizi sıkan bir şey var. Sözü açılmayan, sözü açılırsa diye herkesin bir gargaraya getirmeye gayret ettiği bir ‘musibet’.
Başımızda bir bulut. Öyle korkutuyor ki bizi bu bulut, daha çok gürültü yaparak savmaya çalışıyoruz hayaletleri. Bu toprağın hayaletleri içimizde bir yeri dürtüyor sanki. 

Kurşun geçirmez cam
Diyorlar ki, Cumhurbaşkanı Gül maçı kurşun geçirmez camın ardından izleyecek. ‘Ağlamakla gülmek arasındayım’ hakikaten. Kurşun geçirmez camlar neyi geçirmez? Kurşunları. Ya hayaletler? Hayaletlere karşı korunabilseydi insanlar, o zaman bunca gürültü olmazdı gazetelerde.
Bu toprak hayaletlerini tek tek adlandırıp, tek tek yıkayıp, dualarla paklayıp gömebilse bu kadar gürültü olmazdı. Kendi kendimize ettiğimiz, ölülerin 100 yıllık bir sabırla izlediği bu kavga biter giderdi. 

Hrant’ın baktığı yer
Hrant’ın ‘İki Yakın Halk İki Uzak Komşu’ (Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları) kitabı o gittikten sonra yayımlandı. Kapağında Hrant var, iki ülkeyi ayıran suya bakıyor.
O baktıkça su derinleşiyor. İnsanı neresinden tutsan akıllanıp kardeş olur, bunu düşünüyor. Öfkeyi neresinden yakalasan aslında korku olduğunu kabul eder, buna bakıyor.
Derin derin bakıyor. Bu toprakta her gün daha derine gömülen bir trajediye bakıyor. Bütün o trajedilere bakıyor.
Birileri kendi kendilerine oralarda bir yerlerde ’Bu maça gidilsin mi, gidilmesin mi?’ kavgası ediyor. Buradan daha çok yol var Hrant’ın nehrin başında durup gözünü diktiği yere.