Hayat karası çal yüzüne!

Çok korktular belki. Yüzlerinde yangın karası ile çıktılar. Peki gerçekten sadece korktular mı? Yoksa... Gizliden sevdiler mi yangın karasını ve bu karanın hikayesini?

Deprem sabahını hatırlıyorum. Sabah çok erken saatlerde balkona çıkıp bir sigara yakmıştım. Bir tabure çekip sokağı, koşuşan insanları seyretmiştim. Bir tatlı hare ile sarılmış gibi insanlar, birbirlerine sarılmıştı. Yıllardır aynı sokakta oturan insanlar, birbirlerinin yüzlerini bilen ama abidik gubidik mevzulardan dolayı veya sebepsiz yere birbiriyle hiç konuşmamış insanlar bitmeyen bir muhabbetteydiler. Herkes birbirine kendi gece macerasını, nasıl korktuğunu, etraftan duyduğu deprem hikayelerini anlatıyordu. Tuhaf bir karnaval haliydi bu. Çok tuhaf. Ama esas tuhaf olan benim aldığım keyifti. İşte aynı ray üzerinde gidip gelen trenlere benzeyen hayatımız raydan çıkmıştı. Tren engebeli bir ovada sallana, yuvarlana, devrile toparlana güzergahsız gitmeye başlamıştı. Güzergahsız bir gün başlıyordu. Sokakta birbiriyle konuşan, ne yapacağını bilemeyen, enteresan bir biçimde birbirine sanki sarılmak isteyen insanlar çok uzun zamandır ilk kez "heyecanlanıyordu". Yüzlerine baktığınızda onları köylerine ilk kez sirk gelen çocuklar zannedebilirdiniz. Öylesine bir mesire canlılığı ancak toprak sarsılınca sarmıştı sokağı. NTV canlı yayına başladığında olay yerindeki kameraman arkadaşımız kendini alamıyordu yakın çekimden. İşinin refleksiyle mi yapıyordu acaba bunu yoksa insani bir başka refleksle mi bilemiyorum ama sürekli kararmış, alevin isiyle grileşmiş yüzlere yakın çekim yapıyordu. O yüzlerde bir şey arıyordu kameranın ağzı. Ne arıyordu? Dehşet, şaşkınlık, korku, gözyaşı... Gündelik hayatta olmayan, olağandışı yüz ifadelerine takılıyordu kamera. Saatlerce aynı şeyi izledik bütün kanallarda. Ağlayan adamlar, koşan kadınlar, korkuyla açılmış gözler, dehşetle biçimleri bozulmuş yüzler. Gazeteleri yapanlar ertesi güne bu tezadı koydular çokça. İçeri girerkenki mütenasip yüz ifadeleri ve dışarı çıkarkenki bozulmuş fiyakalar... Çünkü insan, insanoğlu çünkü, aslında tuhaf bir heyecan duyar olağandışı olaylardan. Ne kadar can yakıcı olursa olsun bir maceranın tadını alır insan bundan. Depremden, yangından, selden... Niye? Çünkü hikayesiz hayatlarımızda bir hikaye verir bize bu olanlar. Anlatacak bir hikaye! Hikayeler canınızın yamasından da kıymetlidir aslında, çok korkmuş olmaktan da. Hiç bozulmayan, aynılıklarıyla bir süre sonra donuklaşan yüzlerimizi değiştirir. Yüzünüze yangın karası çalındığında hatırlar ki yüzünüz başka halleri de var. Buna sevinir aslında. Gizliden, çok dipte sevinir bir yandan. Yangından, depremden, selden kurtulan insanların günlerce aynı hikayeleri anlatmaları hatta dönüp dönüp o anda beraber olduğu insanlara anlatması, anlatmak istemesi bu yüzdendir. Tren raydan çıktıktan sonra kendimizde ve etrafta gördüklerimiz en kıymetli kahramanlık hatıraları olarak etimizin günlüğüne eklenir. Anlatacak bir hikaye Modern, postmodern hayat bize konforlu hayatlar veriyor. Güvenceler, emniyetler, başarı tatminleri ve şudur budur. Karşılığında istediği tek bir şey var: Bir karınca gibi yaşamamız. Tıpkı yuvadan çıkıp, tohumu alıp yuvaya dönen karıncalar gibi. Öyle ki artık yola bakmayı gerektirmeyecek derecede bir yolu ezberlememizi istiyor bu hayat. O derecede körleşmemizi. Bu hayatta etimizin dibine kadar irkilmemiz, korkmamız, titrememiz, sarsılmamız sadece bir tek koşulla mümkün: Alev, su, toprak... Bu üç elementten birinin silkinmesiyle. Dünya belki insana etini hatırlatıyor böylece. Modern hayatın sirki bu belki: Biz kör karıncalara böyle sunuyor trapezcinin ağsız atlayış dehşetini. Ancak böylece olabiliyor hikayelerimiz; su, ateş veya toprak varlığını hissettirince... Karıncanın güzergahı Başka zamanlarda yaşıyor olsaydık, insanların her şeyi etleriyle yaşadığı, altlarında eğer ağ olmadan düştüğü zamanlarda, hikayeler için bu kadar muhtaç olmayacaktır doğal afetlere belki de.Karikatürist Bahadır Baruter ve yazar Mine Söğüt de yangındaydılar. Geçen gece anlatıyorlardı nasıl çıktıklarını sinemadan. Bahadır elindeki gri is izini gösteriyordu. Nasıl bir türlü geçiremediğini o izi... Bahadır acaba o izin geçmesini, hemen geçmesini istiyor muydu? İster miyiz? Anlatacak bir hikayemiz olmuşsa şu sıkıcı hayatlarımızda onun izinin hemen bizi terk etmesini gerçekten ister miyiz? Bir asker gövdesindeki kurşun izinin geçmesini ister mi gerçekten? Çok büyük bir ameliyat geçirmiş birisi olarak söyleyeyim: Hiçbir ameliyat izinin geçmesini istemez insan. Tuhaftır ama öyle: Hikayeniz silinsin istemezsiniz kazındığı yerden. Ve aslında çok korkmuşken bile içi gıcıklanabilir insanın bir kahramanlık hikayesinin içine düştüğü için. Anlatacak heyecanlı bir hikayesi olduğu için... Hayatın karası çalındığı için yüzüne, dehşet geçince, sevinebilir bile insan... ecetem@hotmail.com Maceranın izi