İklim değişir, Akdeniz olur:

Hadi, gülümse!




Oysa "Tebessüm kavramında nedense bir hüzün buluyorum. Sırıtmak... Evet evet, en iyisi bu" diyor kitap en başında. "Gülümsemek" kesecek gibi değil yani yazanı. Devam ediyor:
"Yıllarca kaybettiklerimizin dökümlerini yaptık hep. Acı, bizden başlayıp bize dökülen bir dere oldu. Yüreğimiz ve beynimiz bir 'korkunç anılar deposuna' dönüştü. Oysa biraz da gülerek bakmak gerekir hayata. Güldüğümüz kendimiz bile olsak. Yani 'Alem buysa kral biziz' demek lazım bazen. Yangınlardan çıkıp paçalarımızdaki yanığa gülmek lazım."
Özgür Gündem'de çalışan Evrim Alataş'ın yazdığı kitabın adı "Mayoz Bölünme Hikayeleri". Aram Yayıncılık'tan çıkan kitap, bilhassa son on yıldır "bölgede" insanların (ve hayvanların!) başından geçen trajikomik anekdotları toplamış. Alataş hikayeleri, yazdıklarına neredeyse hiç "edebiyat" katmadan toplayıp, insanlığın kayıtlarına yazılı notlar düşmeyi tercih etmiş. Belki de söz konusu "bölge", bahsi geçen konu "Kürt meselesi" olunca bunu yapmak en "emniyetlisiydi". Kim bilir? Kim?
At bilir!
Bildiğiniz at bilir!

"Van'ın Gevaş ilçesi Arpet köyü... 8 Ağustos 1997'de köy yakınlarında devriye gezen Koçak Karakolu'na bağlı askerler, köyün bir kilometre ilerisinde bir atın ayak izine rastlar. Nasıl olur da bir at, köyün bir kilometre ilerisine kadar gider? 'Kesin bir pislik var bu işte ama dur bakalım' der, tahkikata başlarlar. İddiaya göre askerler, önce atın ayak izini itinayla ölçer, sonra da sahibini aramaya koyulurlar. İz süre süre sonunda köy sakinlerinden Seferi Hakan'ın evine ulaşırlar. Hikaye, Kül Kedisi Sinderella'nın ayakkabısının saray görevlilerince her genç kızın ayağına denenip, Kül Kedisi'ne ulaşması kadar keyif verici ve yaratıcı bir şekilde seyreder. Atı bulup aldıkları ölçü ile atın ayağını kıyaslarlar. Ölçü tutar. Atın ipi çekilir ve uygun adım marş, karakolun yolu tutulur. Askerler atı bir daire içine almışlardır. Sadece atın götürülecek hali yok ya, Seferi Hakan da götürülür karakola. Sorgu başlar: 'Bu at ne arar taaa oralarda? Bizi kandıramazsın, bu at PKK'ya erzak taşıyordu kesin' diye. Seferi Hakan da atın kendisine ait olmadığını, köyün ortak malı olduğunu söyler, atın ehemmiyeti üzerine dili döndüğünce vurgulu konuşmalar yapar. Neyse, bizim köylü serbest bırakılır ama atın sorgusu sürer. At, tam üç gün karakolda aç susuz kalır ve sonunda dayanamayıp bir yolunu bularak nallarını yağladığı gibi kaçar karakoldan. Askerler de soruşturmadan vazgeçer. Ama olan ata olur. Bir köyün sahiplendiği at artık 'fişlenmiş' ve yalnızdır. Korkudan kimse onu sahiplenemez."
Dedim ya; at bile bilir!

Herhalde bu kitap 1993'te, Kürt meselesi cayır cayır yanarken yayımlanamazdı. Önleyici hassasiyet sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yasaklarından değil, PKK'nin de hassasiyetlerinden kaynaklanırdı herhalde. O yüzden böyle bir kitabın yayımlanabilmesi, artık "malum konu" üzerine başka bir dille, başka sözcüklerle konuşma imkanının ağır ağır ortaya çıktığını gösteriyor sanki. Konu üzerine konuşmayı engelleyen dipteki gerilimin yavaş yavaş dağılmaya başladığını... Elbette bu cümleler, ordudan birinin de benzer bir kitap yazmasına kadar erken bir tespit, iyimser bir teşhis de sayılabilir. Zira her iki tarafın da mermerleşmiş diskurunu terk etmesi öyle görünüyor ki daha epey bir zaman alacak. Acı, üzerine şaka yapılacak kadar soğuyacak daha...
Acıların da dökümü yapılmalı yani, yası tutulabilsin diye. Gülmeye nasıl vakit bulunamadıysa bunca yıldır, yas tutmaya, yas tutarak acıları serinletmeye, yıkamaya da vakit bulunamadı zira. Ama işte hayatın bir kıvamı var. Neşeyle de durulmalı, acıyla durulduğu oranda. İnsanlık bunu, bu kıvamı öyle ya da böyle bulur nasılsa...

Bu korkunç yıllar boyunca bir dil oluştu. Aynı adamlar bir tarafça "gerilla", öbür tarafça "terörist" olarak adlandırıldı en basitinden. "Dağ" sözcüğünün tek bir anlamı oldu misal; bütün dağlara haksızlık eder gibi. Ekmek, "erzaklaştırıldı". İnsan, "unsurlaştırıldı". Kim yaptı bunu? Bir dil, iki taraf arasında kurulur ancak; tek başına konuşarak bir dil tesis edemezsiniz. Dolayısıyla bu dili tek bir taraf, tek başına kurmadı. Hep birlikte inşa edildi bu sıkışık, "çıkmaz dil"; çıkmaz sokak dili... Bölgeye has Kürtçe - Türkçe karışık bir dil doğdu. Bu dil "politikanın" (?) diskuruna sıkıştı. Şiir de, şarkı da, hikaye de bu dille söylenir hale geldi. Dille düşünüyorsak eğer, dilin olanakları kıstırılarak düşüncenin olanakları da eksiltildi. Şimdi işte, genç Anadolulu yazarlar, yeni bir hayat kuracaklarsa eğer, öncelikle bu dili tesis edecekler. Yeni sözcükler icat etmelerine lüzum yok, savaşın gürültüsünde unutulmuş olanları bulmaları yeter...
Her iki taraftan gençler, her iki tarafın iktidarı (!) tarafından belirlenen yasaklara isyan edecekler. Konuşmayı engelleyen hassasiyetleri delip geçecekler. Öldürmeden ve ölmeden yaşamak için "konuşmayı" öğrenecekler. Çünkü... Her zamanki gibi... Başka bir ülke mümkündür! n