İnsanlıkaşımı

1990’ların başında tartışma bölük pörçük ilerliyordu. 60 milyon dolarlık bir projeydi. 17 tane yeni cezaevi yapılacaktı. F tipleri! O zamanlar bu cezaevlerine ‘tabutluk’ deniyordu.
F tipi cezaevleri ilk inşa edilmeye başlandığında bu cezaevlerinin Amerikan tipi, lüks hücreler gibi mi olacağı yoksa insanları yalnızlaştıran deliklere mi dönüşeceği konusunda tartışmalar vardı. Bir karambolda cezaevleri inşa edildi ve sevkler başladı. Ölüm orucunun ne olduğunu o dönemde öğrenmiştim.
Politik tutuklu ve hükümlü anneleri, açlık grevleri, gönüllü doktorlar, sivil toplum örgütlerinde durmadan kaynayan demlik, sönmeyen sigara ve bir süre sonra sessizleşen iç odalar. Ölüm oruçlarında 60’lı günlere ulaşıldığında sessizlik başlardı ve telefon çaldıktan bir kaç saniye sonra bir kadının çığlığı duyulurdu:
“Yavrum!”
Bir çocuk düşerdi...
Şimdi uzun sürüyor ölüm oruçları. O zaman B1 vitamini kullanılmıyordu, şimdi kullanılıyor. 18 yaşında çocuklar daha çabuk ölürdü o zaman, şimdi daha uzun sürüyor ölmeleri... Öyle işte. 

Tabutluktan tecride
Her şey için ölmek zorunda kalan çocuklardı bunlar. Okumak istedikleri dergi için, anneleri görüş günü donlarına kadar aranmasın diye, spor yapabilmek için, daha çok havalandırma için, arkadaşlarıyla konuşabilmek için... Öldürülmemek için bile ölmek zorunda kalan çocuklardı.
Aradan on yıl geçti. ‘Tabutluk’ yerine ‘tecrit’ sözcüğü kullanılmaya başlandı. Arada bir, ihtiyar kadınlar ve adamları gösteriyordu televizyon, eylem yapıyorlar. Yolları kesiyorlardı, kendilerini demir kafeslere kapatıp bağırıyorlardı:
“Tecride son!”
İçeride, F tipi cezaevlerinin baskılarına karşı tam 122 kişi ölüm orucu yaparak öldü. 600’den fazla insan sakat kaldı. Bazıları çocukluklarına geri döndüler: Wernicke Korsakof hastalığı!
Ama bizim ‘içeride’ olanları görmemize izin yoktu. Ne söylerlerse ona inanmak zorundaydık. Çünkü Adalet Bakanlığı’ndan basına 14 Aralık 2000’de, cezaevleriyle ilgili bir şey yazılmaması emri gitti. Bu yüzden 19 Aralık 2000 tarihinde televizyonlar ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ dediğinde herkes bunun ‘hayata dönüş’ olduğuna inanmak zorundaydı. 

‘Sahte oruç...’
Bu gazete ‘Sahte oruç kanlı iftar’ başlığıyla yayımlandı! Ah! Hatta ‘Hayat güzeldir!’ diye manşet bile atıldı. Ah! Ah! Oysa o gün kolluk kuvvetleri, 20 hapishaneyi toplarıyla, tanklarıyla, lav silahlarıyla, kimyasal silahlarıyla, matkaplarıyla, kepçeleriyle, kol, kafa kopararak ‘fethetti’! Devlet, kendi nezareti ve koruması altında olan tutuklu ve hükümlüleri ‘esir aldı’.
30 tutuklu ve hükümlü ile 2 asker öldü, 237 tutuklu ve hükümlü ile 2 asker yaralandı. Yalanlar söylediler:
‘Mahkûmların silahları vardı’.
‘Kendilerini yaktılar’.
‘Kendilerini vurdular’.

Tabii ki...
Kolluk kuvvetlerinin attığı kurşunun, delilleri ortadan kaldırmak amacıyla, adli tıp yolunda bıçakla mahkûmların etleri kesilerek çıkarıldığı bile kanıtlandı.
Bütün kurşunlar dışarıdan içeriye atıldığı, ölülerin üzerinde yakıcı kimyasal madde bulunduğu, gaz bombası nedeniyle zehirlenerek öldürüldükleri... Kanıtlandı. Ama deliller toplanamadı. Koğuşlarda keşif yapılmasına izin verilmedi.
Tabii ki sanıklar bulunamadı. Ve tabii ki önceki gün, ve tabii ki bu dava, 8 yıldır sürmesi bitememesi sebebiyle, İstanbul Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nin verdiği kararla, tabii ki, müruruzamana uğradı. Dediler ki ‘Üzerinden epey zaman geçti’. Zamanaşımı, tabii ki. İnsanlıkaşımı yani. Yani bir kez daha insanlığımızın üzerinden postallarıyla, çiğneye çiğneye geçtiler. Gittiler.