Lübnan'a değil, yangına!

Ekranda orman köylerinde adamlarla konuşuyorlar. Adamlar milli servet, mal, mülk diyorlar. Sonra sıra köyden bir kadına geliyor. "Ne diyorsunuz orman yangınına?" sorusuna karşılık şöyle cevap veriyor muhterem kadın:"Özgürlüğümüzü kaybettik!"Bu kadar... Özgürlüğümüzü kaybediyoruz ve benim aklıma bu ülkenin ne kadar da kolayca Afganistan'a dönüşebileceği geliyor, Irak'a. Oralar bombalanırken, ilk kez bombalandığında gördüğümüz o şehirlere bakıp şöyle demiştim:"İnsan nerede? Ağaçlar? Hayat nerede?"Herhalde bir zamanlar Irak'ta da, Afganistan'da da bize benzeyen, ülkesini ve halkını içini acıtacak kadar derin bir kederle seven insanlar vardı, o insanların gölgelerine oturduğu ağaçlar, teneke yağ kutularında sardunyalar, çocukları hayrete düşüren tespih böcekleri... Onlar neredeydi o gün? Kendini savunacak bir hayat bırakmayıncaya kadar yok ediyorlar önce ülkeleri. Sonra işgal ediliyor, boş araziler gibi, boş arazilermiş gibi! Bu ülkede bir gün insanlarıyla ve ağaçlarıyla birlikte yanıp kül olduğunda, kaç asker olsa "kurtarır" bizi? Tek tek bütün ağaçların ruhları nur içinde yatsın. Yeşil ruhları belalı bir duman içinde küllerle çırpınarak göğe yükselirken bu memleketin üzerine lanetlerini bırakmamış olmalarını diliyorum. Ve hepimizin başı sağ olsun. Çünkü... En güçlü ordu dursa sınırlarımızda, içeride artık sevilecek, savunulacak bir şey kalmazsa ne için savaşırlar? "Vatan için", "birlik beraberlik için" zinde duran kuvvetler neden şimdi ağaçların yanışını izliyorlar? Lübnan yerine şimdi, yangına gitmeliler.Ey Türk ordusu,Şu anda halkınız sizi göreve çağırıyor işte. Bugün, evlerinde oturup yanan ağaçlara bakan bu ülkenin her bir bireyi sizden bu ülkeyi kendi yangınından korumanızı bekliyorlar. Emin olun ki içlerinden şu geçiyor:Bu kadar asker birer kova su dökse bu yangın sönerdi şimdiye kadar!Askerleştirilmeden önce insanlaştırılmaya ihtiyacı var bütün bu genç erkeklerin. Yurt ve halk sevgisinin insanileştirilmesine ihtiyacımız var. Bu ülke bütün o genç çocuklara "Su gibi aziz olun" diyecektir o zaman, bütün yüreğiyle. Ve biliyor musunuz ki, birçok "askerlik hatırası" içinde anlatması en tatlı olanı sellerde, yangınlarda, depremde yapılan çalışmalar ve dikilen ağaçlardır. Bir tek o zaman aydınlanır o genç erkeklerin yüzleri ve tam da adlandıramadıkları tatlı bir huzurla anarlar o günleri. Orduya, bizatihi ona! Bir işe yaramanın, güzel bir şey yapmış olmanın buğulu, buruk oğlan çocuğu hali. Bunu biliyor muydunuz, ey komutanlar?Mutlaka düşünüyorsunuzdur bunları. Benim yazdıklarımı okuduğunuzu da biliyorum çeşitli nedenlerle. O zaman sokaktan size ilettiğim bu cümleleri iyi dinlemelisiniz. Bu ülke, çocuklarının ölümle değil, hayatla terbiye edilmesini istiyor. Bu ülke, çocuklarının Lübnan'a, zengin efendilerin paralı askerleri olarak yollanmasını değil, kendi ülkesinin kızılçamlarını, sedir ağaçlarını ve onların gölgesinde geçecek, serin hayatları korumasını istiyor.O çocuklar asker de olsa bizim çocuklar. Hepsinin bir gün bir meyve ağacına tırmanmışlığı vardır. Düşmüşlüğü kalkmışlığı... Ağaçları bilirler. Ama hiçbirinin, mahallelerindeki, Lübnan'daki çocuklara benzeyen yoksul çocukları öldürmüşlüğü, onlar öldürülürken yardım etmişliği yoktur. Bugün, hasbelkader "yetkili" olmuş esnaftan bozma hükümet üyelerinin "Yüzlerce asker göndereceğiz, binlerce değil" açıklamalarıyla hiçleştirilen o çocuklar, ağaçları iyi bilirler. O çocuklar şimdi Lübnan'a değil, "su gibi aziz" olmak için ormanlara gitmeliler... ecetem@hotmail.com Ölüm değil hayat