'Öteki' çocuklar kurstan kursa

Sokağı 'başka' çocuklar ele geçirdiği için 'light Kürt çocuklar' kurslar arasında dolaşmak zorunda. Sokak, 'öbür şehrin' çocuklarında. Bu çocuklar Diyarbakır'ı anneleri izin verirse televizyondan izliyorlar. Hatta olayların başka bir şehirde olduğunu sananlar bile var

"Sokağa çıkmasınlar diye mi kurstan kursa taşıyorsunuz çocukları?" diye soruyorum. Önce kurs müdiresi önderliğinde "resmi" cevap geliyor:"Yooo... Neden ki? Diyarbakır'ın nesi var ki? Siz Diyarbakır'ı neden böyle göstermeye çalışıyorsunuz, sorabilir miyim? Ayrıca siz neden bu çocuk dosyasını İstanbul'da değil de burada yapıyorsunuz?"Sonra annelerden genç ve güleç olanı "gayri resmi" cevabı veriyor:"Evet!" Dizilmişler koltuklara, sıkılmışlar. Hepsi kucağında çantalarıyla yan odayı dinliyorlar. Çocuklar ne zaman çıkacak, "Mösyö" ile "Madam" ne zaman dersi bitirecek sıkıntısı içindeler. Bale kursunda anneler, pembe balerin giysili kızlarını bu kurstan çıkarıp diğerine götürmek için bekliyorlar. Müstehzi gülen yüzüyle de birleşince, tek kişilik eylem gibi söylenen bu "evet" son derece yeterli. Çünkü eğer korunaklı bir sitede ya da yeni yapılan lüks villalı Hamravat evlerinde oturmuyorsanız sokağın Diyarbakır'da ne anlama geldiğini ben de biliyorum onlar da. Bu yüzden çocuklarını başka bir Diyarbakır'da yaşatmaya çalışıyorlar. Evlerden servisle alınan çocukları, zengin ailelerin favorisi bir koleje gönderilip, okulda sadece kendileri gibi çocukları görüp, tekrar paketlenip eve bırakılıyor ve bu çocuklar Diyarbakır'ın "o" sokaklarına hiç değmeden büyüyüp gidiyor. Çocuklar, eylemlerin olduğu Diyarbakır sokaklarını eğer anneleri izin verirse, belki televizyondan izliyor. Ama çocuklara sorunca... Pembe melekler gibi kikirdeyen kızlar, bir şeyler biliyorlar ama bildiklerinin ne olduğundan emin değiller. "Olaylar" var ama nerede, kim, nasıl söyleyemiyorlar. Derken içlerinden biri bale pabucunun saten bağlarını dolarken bacağına söyleyiveriyor:"Ben biliyorum. PeKaKa diye bir şey varmış!"Ke değil de ka olarak söylediği için soruyorum:"Sen Kürt müsün?""Evet." Sonra gözlüklü, tombalak bir kız çocuğu geliyor yanıma. Kendi kendine anlatıyor hikâyesini: 'Paket çocuklar' "Ben de bale yapıyordum ama bırakmak zorunda kaldım. Çünkü başka kurslardan zaman bulamadığım gibi bir de dördüncü sınıfa geçtim. Biliyorsunuz dördüncü sınıf üniversiteye açılan ilk kapıdır. Ve bu ilk kapıyı iyi değerlendiremezsiniz üniversite hayaliniz kalmaz. Ve bu kapı insana hayatında bir kere sunulur. Ve bu kapı..."Kızı dinlerken düşündüm. Aslında, Diyarbakır'ın Zürih'inde yaşayan bu çocukların da kendilerine göre, "light" da olsa bir işkence hikâyeleri var sayılamaz mı? Kurslar ve kapılar arasında, mösyöler ve madamlarla onlar da bir parça "gözaltında". Bir parça 'gözaltı' Eylemci çocukların, satırlarından kırık kollar ve bacaklar sarkan karakol hikâyeleri, şehrin sokakları arasında esmeye başladığından beri, bu işin silahla çözülmeyeceğine inanan, Diyarbakır'da örgüt ve devlet arasındaki sivil alanın genişletilmesi gerektiğini düşünen, diyaloğu seçenler, kendilerinden şüpheleniyorlar. Şehirde durmadan düzenlenen "sivil toplum etkinlikleri" geçirip akıllarından kendilerine şu soruyu soruyorlar:"Acaba hakikaten de festivaller, konserler, seminerler arasında 'yumuşadık' mı?"Hayatın bazalt taşından kurulduğu, bazalt surların çevrelediği bir şehirde şimdi onlar kendilerinden şüpheleniyorlar:"Acaba İstanbul'daki sivil toplumcu Türk abilerimizin 'beğendiği gibi' mi olduk biz? Çocuklarımız dövülürken sivil toplumcu Türk abilerimiz neredeydi? Kandırıldık mı?"Yeniden canlanan acı hikâyeleri onları "ait oldukları yere" çağırıyor bir aşiret reisinin sessiz yöntemleriyle. "Kürtsen göstericilerden korkmazsın normalde. Ama ilk kez biz de korktuk eylemcilerden" derken suçlanıyorlar için için:"Biz sokağa bu kadar mı yabancılaştık?"Şimdi, burada söylüyorum ki "Light Kürt" olma korkusu var şehrin düşünen, yazıp çizen, söz söyleyen insanları arasında. Ve bir kez "light" ilan edilirsen bunca "taş fırın" arasında dışarı atılırsın ve o zaman en korkunç şey olur: Sahipsiz kalırsın. Siyasi olarak etkin ve zengin Kürtlerle konuştum. Çocuklarını "cam kavanozlarda" büyütmeyi tercih ettiklerini söylediler. "Ya sokaktaki çocuklar? Onlar yoksul olduğu için mi orada?" diye sorunca... "Sınıfsal mesele ikinci sırada. Birinci sırada Kürt meselesi!"Birinci sıra tamam ama ikinci sırada öyle çok şey var ki...Anlattılar. "Şiddetten arınma" amaçlı bir feminist kadın toplantısında, bir küçük çalışma grubunda entelektüel Türk kadını Kürt kadına şöyle diyor:"Rojan kendinden sıyrıl. Şiddeti unut, askeri unut, PKK'yı unut..."Entelektüel Kürt kadını birden gülerek konuşuyor:"Kusura bakma Müjgan, bizim köye feminizm gelmeden önce PKK gelmişti. Hiç kusura bakma, unutamam!"Diyarbakır'da şimdi "light Kürtler" yeniden "hatırlıyor"... Sokak onlara hatırlatıyor! Diyarbakır'da 'light Kürtler' Berke, Rus hocasının zulmünden kurtulunca bırakıyor kendini kocaman bir koltuğa. Annesi gelene kadar daha zaman var ve bu yüzden bizimle konuşabilir. Müdire'anım "Hiç konuşmaz" diyor ama Berke basbayağı konuşkan bir çocuk. İkinci sınıfa giden ve iki yıldır piyano dersi alan Berke neredeyse sormadan anlatıyor:"O günlerde korktum teröristler gelir diye. Eve girerler, anneme bir şey olur diye korktum. Çünkü aşağıda camları kırıyorlardı, dükkânlara taş atıyorlardı."Peki o hiç sokağa çıktı mı o günlerde?"Biz hep evdeydik. Zaten annem beni hiç sokağa çıkarmıyor ki. Hiç sokakta oynamıyorum ben.""Çıkmak mı istiyorsun sokağa?""Çıkmak isterim ama..."Berke su gibi bir çocuk. Küçücük yaşta duru bir su gibi. Ve başka çocuklar ele geçirdiği için sokağı o, madamla piyano kursunda. 'Annem beni dışarı bırakmıyor' Diyar, röportaj vermek için şart koydu: Sütlü dondurma gelecek. Dondurma bitmeye yakın ancak konuşmaya başladı. Bizim için bale yapmayacaktı ama belki piyano çalabilirdi. Babası "Asil kızım" diyormuş ona, öyle oturuyor, öyle konuşuyor Diyar çünkü, asalet içerisinde. O kadar ki konuşmak istemiyor fazlaca. Annesi Filiz Hanım "moderatörlük" yapıyor bize. Diyar, olaylar yüzünden okula gidemeyince çok kızmış. Ne olduğunu da haberlerde izlettirmemişler ona. Ama zaten o günlerde televizyonda en çok güneş tutulmasını izlemiş, tabii o da babasından kumandayı kapabilirse. Nihayet Diyarbakır'daki olaylara ve çocuklara gelince sıra... 'Olaylar Diyarbakır'da olmadı ki!' "Anne, Özlem Abla'nın şehrinde oldu değil mi onlar? Olaylar Diyarbakır'da olmadı ki!"Özlem Abla, Diyar'ın bakıcısı."Özlem Abla'nın şehri çok pis anne. Bir de çok kardeşi var Özlem Abla'nın. Ama Özlem Abla'nın evi hem temiz hem de güzel."Oradaki çocuklar nasıl?"Çekirdek yiyorlar ama kabuğunu böyle (gösteriyor) tükürüyorlar. Halbuki tam yanlarında çöp tenekesi var."Ayıplayarak anlatıyor çekirdek ve çocuk meselesini. Sonra annesi soruyor "muz olayını":"Özlem Abla sana 'Bu muzu ikiye bölelim, yarısını sen ye, yarısını ben' deyince sen ne yapmıştın?" 'Orası çok pis' Yaptığı bir yaramazlığı anlatır gibi gülüyor Diyar:"Hepsini ben yemiştim, ona bırakmamıştım."Annesi, "Anladın mı durumu" der gibi bakıyor yüzüme, Diyar paylaşmayı henüz öğrenmediği için biraz düşünceli. Ama Diyar yine de hep "Özlem Abla'nın şehrine" gitmek istiyor. Orada tuhaf, yabancı ve karışık bir şey var, biliyor. Diyar'ın merakı Diyarbakırspor çocukları: "Erman Hoca bizi terörist sanıyor"Tamirci çırağı: Eyleme vaktim yok! ecetem@hotmail.com YARIN