Şahsımın ‘life style’ı

Beyrut’tan gelip çok çalışmaktan bozulmuş kafa ayarlarıyla kendimi atmış bulunduğum Gümüşlük’te tatil hitama erdi. Ne Başbakanımızın şereflendirdiği Mimoza’ya gittim ne Limon’da gün batımı izledim ki bugün bir köşe yazarının life style’ının zorunlu güzergâhları bunlar. Ne ki vermeyince Mabut neylesin Mahmut! Belediye Kahvesi’nde çay-kahve içerek, Mandarin’de kahvaltı edip, esnaf lokantası Dalgıç’ta kızartmalara ekmek banarak ve nihayet tatlıcıda şekerpareleri ‘Battı balık yan gider’ ruh hali içinde yutarak, life style bakımından son derece 2. Lig bir tatil yapıldı. Ne ki başıma gelen olaylar her zamanki gibi bant karikatür kıvamındaydı.

‘Ben sizi nerden tanıyorum?’
Olaylar bir mağazada başladı. Tatildeki tek tercihim olan spor-paçoz stilimle etek denerken yanıma bir hanım yaklaştı:
“Ben sizi nereden tanıyorum?”
Bu da beni en geren soru arkadaş! Ne diyeceksin? Sorgu başladı:
“Kızımın arkadaşı mısınız?”
“Olabilir. Kızınız kim?”
Kızın CV’si verilir. Bir yere varılamaz. Olmayana ergi yöntemi uzar da uzar. Nihayet okurum olan tezgâhtar güler ve ‘Ece hanım falan filan’ diye açıklama yapar, ben yerin dibine geçerim. Ve hanım hatırlar:
“Tabii canım! Ece Erken!”
Ben de Allah’a ve hanımın espri anlayışına sığınıp cevap veririm:
“O da olacak bir gün inşallah!”
Hanım, bu suçluluk duygusuyla son dönem yazdığım bütün yazıları ezberden söylemeye başlar, ben gülerim falan filan.

‘Siz öbürü müsünüz?’
İkinci hadise, birkaç gün sonra sabahın kör karanlığında cereyan eder. Gümüşlük delisi gibi Belediye kahvesindeyim. Kahveciler bana gıcık. Açılmadan gelip oturuyorum. Fakat Gümüşlük’te proleter bilinç sağlam. Mesai başlamadan Allah gelse çay verilmiyor. Takdirle karşılıyorum. Oturuyorum uslu uslu. Bir hanım, gözünden anlaşıldığı üzere beni tanıdı ve fakat yine bir tereddüt var:
“Pardon! Siz Elif Dağdeviren misiniz?”
İçimden ‘Hasbinallah!’, dışımdan gülümseyerek ‘Hayır’ deyip olayın önünü almaya çalışıyorum. Fakat alamıyorum tabii ve şöyle acayip bir cümle geliyor:
“Tabii canım! Siz öbürüsünüz!”
‘Öbürü’ kim teyze?
Derken süreç bir işkenceye dönüştüğü için ismimi söylüyorum, hanım devam ediyor:
“Tabii canım! Sizin hatta son kitabınız vardı. Neydi?.. Hrant Dink...”
Yeni bir işkenceye katlanamayacağım için müdahale ediyorum:
“Ağrı’nın Derinliği!”
İşte o anda olanlar oluyor:
“Yok canım o değil!”
Nasıl yani? Kitabı ben yazdım teyze! Ama inandıramıyorum. Böyle böyle sönümleniyor muhabbet. Özür kıyamet arasında kaçıyorum olay yerinden. Sonra yollarda başka insanların “Siz siz misiniz?” gibi daha acayip, yarı-mistik sorularına da maruz kalıyorum. ‘Ben ben miyim?’ sorgulaması içinde kıvranırken anlıyorum ki tek çare kıvırcık saçları yüze örtmek. Bildiğin Japon korku filmi gibiyim.

Kurtarıcım: Berrak Tüzünataç!
Tam “Nedir kardeşim benim bu çektiğim!” diye düşünürken imdadıma Berrak Tüzünataç yetişiyor. Evet! Berrak Tüzünataç. Bu hanımefendi, Allah nazardan saklasın, hakikaten acayip güzelmiş. Kendisi Gümüşlük’e geliyor ve eğlence başlıyor. Tüzünataç’ı izleyenleri izlemek gibi bir hobim oluşuyor. Şöyle diyaloglar var:
- Bikinisini gördün mü?
- Ne yani! Aynısından bende de var.
İnsaf! Bunu söyleyen hanımefendi nerden baksan 7 Berrak genişliğinde.
- Ne okuduğunu gördün mü?
- Ne okuycak ki?
- ‘Sokak Güzeldir’i okuyor.
İki entel kadın bozulur. ‘Aptal güzel’ argümanında huzur bulunamadığı için konuyla daha fazla ilgilenilmiyor.
Nihayet beni yer ile yeksan eden, iki şirin piknik tüpü kıvamında genç kız arasında geçen şu diyalog cereyan ediyor:
- Berrak’ı gördün mü?
- Gördüm. Ne ol’cak?
- Bence sen ondan daha uzunsun.
- Ben de sana söyliycektim. Bence senin popon onunkinden daha güzel!
“Yaaa!” diyorum kendi kendime, “Bak Allah insanlara ne dertler veriyor, Berrak Tüzünataç da olabilirdin!”
Buradan, yolda belde beni tanıyıp son derece zarif bir biçimde desteklerini ve sevgilerini belirten okurlara da teşekkür eder şunu belirtmek isterim:
Normalde o kadar derbeder olmuyorum. O benim tatil’deki ‘life style’ım!