TEKEL işçileri ve Hrant

Şimdi Hrant’ı anmak için Agos gazetesinin önüne gitmek üzereyim. Hava, -1 derece. Ama memleketin hali daha da kötü, siyasi hava -1’in de altında olduğu için, ısınmak için gideceğim. O kadar güzel adamı ve kadını öldürmeselerdi böyle olmazdı bu hava, yenilerini öldürmesinler diye gideceğim.
Selendi’de Romanları linç edip sonra da bir gecede tehcir etmezlerdi, bütün bu yapılanlardan sonra Başbakan çıkıp, Romanları her derde deva TOKİ bloklarına yerleştireceğini söyleyemezdi. Yoksulların şehrin dışında, insanlıktan uzakta bir yerde depolandığı dev konserve kutuları...
Edirne’de çocuklara vurmazlardı ve Türkiye’nin muhtelif yenlerinde alabros tıraşlı kabadayılar, kendinden başka herkesi linç etmek için, Türkiye’de kimin konuşacağını kimin susacağını belirlemek için her daim sokaklarda olmazlardı.
Birgün gazetesi bir harita verdi pazar günü. Hakan Akçura’nın bir çalışması. Türkiye’nin linç haritası. 1992’den beri ülkede yapılmış ya da girişilmiş linçlerin olduğu yerler kırmızıyla boyanmış. Harita kıpkırmızı. Kalan yerlerde de linç edecek ‘renkli’ insan kalmamış, ya da Kürtler yaşıyor, bakınca görüyorsunuz. Hrant öldürülmeseydi, Uğur Mumcu, Deniz Gezmiş, geriye doğru hafızamıza sökün eden, tanınmış ya da tanınmamış onca insan katledilmeseydi bu harita böyle olmayacaktı. Kendinden farklı olan her şeye saldıran, korku ve hınçla saldıran bu kalabalıklar böyle büyümeyecekti.
Linç, eğer kendini normal sayanın anormal olarak gördüğünü, devletin sessiz onayıyla, sokakta “itlaf” çabası ise, sormak isterim bu ülkede normal ne?
Tek bir normal var bu ülkede artık. Polat Alemdar. Polat ve onun işbirlikçileri. Karbon kopyası alınıp sokaklara dağıldıkça daha da beterleşen bir tip bu. Cümle kuramayan, kurulan cümleleri anlamayan, her an herkesi düşman sanabilen (birçok linç girişimi göstericilerin PKK’lı ya da yasadışı örgüt üyesi “zannedilmesi” yüzünden oldu son zamanlarda), dinlemeyen, herkesin susmasını isteyen, gelecekle ilgili tasarımsızlığı ürkütücü olan ‘kütleler’, normalin ne olduğunu belirliyor. Bu durum, ülkeyi kütleleşmiş dehşet bedenlerinden müteşekkil hale getirdi. Her şehirde bir kütleleşmiş, dehşet bedeni var. ‘Sapkın’ olarak tarif ettikleri her bir bireye, gruba karşı silahlanmış, tetikte bekliyorlar. Evet, söylediğim kadar ürkütücü. Hatta daha da.
Tek bir çözümü var bu işin: Kütleleşmiş, dehşet bedenine karşı duran bir kitleleşmiş, kardeşlik bedeni. Nerede o? Ankara’da. TEKEL işçilerinde. PKK’lı zannedebildiler mi onları? Yasadışı örgüt sanabildiler mi? Sanabilemezler. Zira kitle, konuşabilir. Cümle kurabilir. Kitle, dehşetin kütlesine karşı koyabilecek güçtedir.
Linç, öyle ya da böyle devlet tarafından onaylanan şiddettir. Ceza hukukumuzda lincin bir suç olarak tarif edilmemesi bir yana, polisin izlemesi, müdahale etmemesi linci her seferinde onaylar. Nihayet, linç edilecek olan “anormal” devlete, iktidara da bir tehdittir. Öldürsünlerdir onu, parçalasınlardır zaten.
Ama ne oldu? TEKEL işçileri, dönüp bakınız son yıllara, kimsenin hiçbir biçimde yerinden kıpırdatamadığı siyasi iktidara geri adım attırmış, susturmuş, pusturmuştur. Daha önemlisi, sokakta, linçin normalleşmesiyle kurulan yeni hukuku da bozmuştur. Yani sadece işçiler için değil, halkın bütünü için bir şey yapmıştır TEKEL işçileri. Türkiye için. Bu yüzden o büyük kardeşlik bedeninden, TEKEL işçilerinin oluşturduğu büyük gövdeden kol bacak koparmaya çalıştı iktidar. O gövdenin toplamından korktuğu için, uzuvlarını kopararak düşkünleştirmeye çalıştı onu. Ne oldu? Olamadı. Zafer, kardeşliğindir. Zafer, işçinindir. Hiçbir gazete bunu birinci sayfasına koymasa bile, bir tek televizyon vermese bile bu böyledir ve Türkiye tarihine böyle geçecektir. Yeni bir dönemin başlaması yakındır. Zafer, şimdiden işçilerindir. Bin kere helal olsun.
(Bu yazıda, Birgün gazetesinin geçtiğimiz pazar günü verdiği Linç eki ve Birikim dergisinin hediyesi olan, Tanıl Bora’nın hazırladığı “Türkiye’de Linç Rejimi” kitapçığından yararlanılmıştır. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.)