Behzat Ç. kaldığı yerden devam...

27 Temmuz 2019

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi, 6 yıllık aradan sonra Blu TV’yle ekranlara döndü. 3 sezonda 96 bölüm olarak seyirci karşısına çıkan dizinin genel yönetmenliğini Serdar Akar yapmıştı. Yeni sezonda Akar ve oyuncu kadrosu, değişmeden yoluna devam ediyor. Televizyon tarihimizde hiçbir dizi güncel siyasetle Behzat Ç. kadar dirsek temasında bulunmadı. Dizinin kaynağı Emrah Serbes’in iki romanı ‘Her Temas İz Bırakır’ ve ‘Son Hafriyat’... İlk bölümünden itibaren tüm senaryoyu Ercan Mehmet Erdem yazıyor. Dizi fikri ortaya çıktığında Serbes, romanları senaryolaştırmayı kabul etmiyor ve sadece Erdem’in yazması kaydıyla izin verebileceğini söylüyor. Erdem tamamen bağımsız olarak senaryolaştırıyor. Sadece iki sezonda on bölümde bir özel bölüm adı altında birlikte yazıyorlar. Dizi neden bu kadar sevildi veya aynı zamanda tepki çekti, kısaca gözden geçirelim...

Humprey Bogart’ın pardösü yakalarını kaldırıp sigaralarını zincirleme içtiği 40’lı yıllardan beri ‘film noir’ dediğimiz dedektiflik hikâyeleri hep bir çürümüşlüğün içinde akar durur. Vitrinde iyi gözüken, nüfuzlu, kalantor adamlar gerçek kötülerdir. Dedektif, her şeyi riske ederek onların peşine düşer. Gözü karadır, kaybedeceği bir şey yokmuş gibi davranır. Olayların geçtiği kentler gri bir gökyüzüyle kaplıdır. Gökyüzü çürümüşlüğün arka fonu gibidir. Behzat Ç. böyle bir karakter... Cinayetleri çözmek için attığı adımlar onu aydınlığa değil, daha bir karanlığa götürüyor.

Ankara’nın puslu, gri havası atmosferi daha bir huzursuz kılar. Karakter ile kent arasında da her olayda bir bağ vardır. Senaryoda Ankara’nın mahallesi, köprüsü, parkı neresi varsa ilmek ilmek olayların içine işlenmiştir. Birinde Sakarya Caddesi, bir diğerinde Sıhhiye veya Ulus hep olay mahalleri olur. Dizinin mizahi yönü, güldürme unsuru olarak değil, aksine hayatın içine sinmiş, absürd durumların tanımlayıcısı olarak karşımıza çıkar. Coen Kardeşler’in sinematografisi, bu tür kara mizahın örnekleriyle doludur.

Kendisiyle yüzleşti mi?

Erdal Beşikçioğlu’nun karaktere kazandırdığı derinlik, seyirciyi diziye bağlayan önemli bir etken. Fevri, doğruluktan ayrılmayan, sözlerini sansürlemeyen, hak edene hak ettiği cevabı veren, delikanlı komiser karakteri seyircide karşılığını buldu. Onun vicdanlı, doğruluktan vazgeçmeyen bir insan olması önemli. Hetero dilli, seksist bir adam olmasına rağmen toplumsal cinsiyet meselesinde bir trans birey haklıysa hakkını verir. Veya kendisi Kürt olmasa da bu konudaki önyargılardan arınmıştır. İnsanidir, duygusaldır. Başına açılabilecek her türlü belayı hiçe sayarak doğrunun peşinde koşulsuz bir şekilde koşar. Mesai arkadaşları onun temiz kalbini bildiklerinden onu severler, kırılganlık göstermezler. Karşı kutbu olan Ercüment karakterinde Nejat İşler’in verdiği pervasız, narsist, akılcı, didişmekten zevk alan kötü adam yorumu da tamamlayıcı bir unsur oldu.

Vosvosuna atlayıp altı yıl önce kayıplara karışan Behzat’ın bu bilinmez yolculuğu yeni sezonda önemli bir yer tutacak. Nereye kaçabildi? Kendisiyle yüzleşti mi? Geçmişinden kurtulma mücadelesi nereye varacak? Bunun yanında cinayet büro yeniden kurgulanıyor. Hayalet ve Akbaba’nın yanına yeni elemanlar katılıyor. Ercüment Çözer, başlarına yeni ne çoraplar örecek? Bu arada, araya sıkışan güncel cinayetleri de çözmeye devam edecekler. Oyuncu kadrosunda önemli bir değişim yaşanmıyor. Nejat İşler, İnanç Konukçu, Güven Kıraç ve Ege Aydan yola devam ediyor.

Yazının devamı...

Mükemmel iki müzik belgeseli

13 Temmuz 2019

Netflix kanalında izlediğim iki mükemmel müzik belgeseli üzerine yazmamak kayıp olacaktı. Büyük perdede olanları ballandıra ballandıra anlatabiliyoruz. Küçük ekrana da haksızlık etmemek gerekir...

Bob Dylan: Gürleyen Yıldırım Revüsü

Martin Scorsese, müzik belgesellerini çok sever. Helen Bob Dylan, onun özel ilgi alanına girer. Onun üzerine Eve Dönüş Yok (2005) ile ilkini yapmıştı. Şimdi ise Bob Dylan’ın çok özel bir dönemini yansıtan ‘Gürleyen Yıldırım Revüsü’nü (Rolling Thunder Revue) ekledi. Dylan’ın Joan Baez’le duygusal birliktelik yaşadığı bir dönemi anlatıyor. Seyircisiyle bir bütün olmayı amaçladığı, ortak bir ruhu yakalamayı, ‘kendini yaratmak dönemi’ olarak da adlandırdığı bir zamanı belgeliyor. Yıl 1975, ABD’nin kuruluşunun 200. yılı, buruk ve tartışmalı kutlanmaktadır. Vietnam Savaşı’nın derin yaralarını iyileştirememiş, arkasından gelen Watergate Skandalı’nın sarsıntılarıyla iyice dumura uğramış bir Amerikan gençliği vardır. Jimmy Carter’ın nispeten demokrat yaklaşımlarına rağmen, Dylan tutucu politik çevrelerde sevilmeyen bir isyankâr, yerine göre bir ucubedir. O da kendi kurallarına göre bir kuruluş kutlaması düşünür. Yanına Joan Baez, Robert McGuinn, violenist Scarlet Rivera, Ronee Blakley, ‘Ramblin’ John Elliott ve Bob Neuwirth gibi dönemin önemli müzisyenlerini alarak bir turne yapmayı planlar. Büyük salonlarda, alanlarda çalınmayacak, aksine küçük yerlerde seyirciye yakın olarak çalınacaktır. İşin özü, birbirinden farklı müzik türlerini içeren revü konseptinde bir şeylerin ortaya çıkmasıydı. Ekibe, Beat kuşağının önemli şairi Allen Ginsberg de katılır. Dylan’ın esin kaynağı yazarlardan birisidir Ginsberg. Konserlerden önce çıkıp şiir okuyup biraz söyleşi yapacaktır. Modern Commedia Dell’arte gibi yaratıcı ve kasmayan, uçuk bir şeyler yapma arzusu turneyi ateşler. Karavan tipi bir otobüsle kentlere gidilecektir. Direksiyona bizzat Dylan geçer ve turne başlar.

Bruce Springsten Broadway’de

Büyük stadyum konserleri artık insanları yoruyor. İçten, daha yakın istiyorlar sevdikleri sanatçıları. İşte bu duygudan yola çıkarak Bruce Springsten, bir Broadway şovuna başlamış. Sahneye tek başına çıkıyor. Siyah tişört, blucin tek gitar veya piyano başında şarkılarını seslendiriyor. Esas önemlisi sohbet ediyor, anlatıyor, anlatıyor...

Yazının devamı...

Beyazı kaybeden ülke

6 Temmuz 2019

Çin’in geleneksel yapısını kıran, insan karakterini değiştiren kapitalizm, yönetmen Jia Zhengke’nin filmlerinde eleştirel yaklaştığı ana konu. Daha önce ‘Günahın Dokunuşu’ (2013) ve ‘Bilinmeyen Zevkler’ (2001) hep bu anlamda çevirdiği festival filmleri oldu. 2018 Cannes Festivali’nde yarışan ‘Kül, En Hakiki Beyazdır’, Çin’de sosyalizm sonrası yeni gerçekçilik adı verilen 6. Nesil Sinema’nın son örneklerinden denebilir. Çin halkının yaşantısını ve alt sınıfların yeni yaşam standartlarıyla uyumsuzluğunu metaforik göndermelerle anlatır. Filmlerine, uzun ve sakin planlar hâkimdir.

‘Kül, En Saf Beyazdır’ın merkezinde Zhangke’nin hemen hemen tüm filmlerinde birlikte çalıştığı Zhao Tao’nun canlandırdığı Qiao karakteri var. Çin yeraltı dünyasında kendine yer edinmeye çalışan bir çete liderinin sevgilisi olan Qiao, erilliğin kol gezdiği bu dünyada kendi sözünü dinletebilmeyi büyük ölçüde başarmış, güçlü bir kadın olarak resmediliyor. Sevgilisi Bin’i karıştığı bir kavga esnasında ölümden kurtarması da film, hikâye akışının dönüşümünü işaret ederek, anlatının Qiao’nun güçlü kadın imajı üzerinden şekilleneceğini açık ediyor. 2001 yılında yaşanan bu olay sonrası hapishaneye giren Qiao, beş yıl sonra çıktığında önceki hayatının, ülkede yaşananlara paralel olarak dönüştüğüne dair sert bir gerçeklikle yüzleşiyor. Bu dönüşümle birlikte Qiao ve Bin’in hikâyesi, günümüze kadar uzanan ve çok farklı evrelerden geçen bir ilişki sürecine evriliyor.

Beatles’ı Hatırlamak

Danny Boyle, son filmi ‘Yesterday’le, Beatles şarkılarının süslediği güzel bir masal anlatıyor. Beatles’ın bilinmediği veya unutulduğu bir dünyada, onların şarkılarını hatırlayan ve tekrar çalan bir bar gitaristinin hikâyesini anlatıyor.

Önemli müzikal çıkış yakalayamamış, Hint asıllı İngiliz Jack Malik, müzikten umudunu kesmek üzeredir. Hem de menajeri Ellie’nin tüm çabalarına rağmen... Gecenin bir vakti bisikletine çarpan otobüs, hayatını değiştirir. Ellie, kazada kırılan gitarının yerine yenisini hediye eder. Yeni gitarın şerefine yakın arkadaşlarına ‘Yesterday’ şarkısını patlatır. Herkes şarkıya bayılır. Onların şarkıyı ilk kez dinliyor olması mümkün müdür? Eve koşar, bilgisayarında yaptığı Google aramasında bile Beatles yoktur. Bir şeyler olmuş, insanlar Beatles’ı unutmuşlardır. Malik hatırlayabildiği tüm Beatles şarkılarını çalıp söylemeye başlar. İlgi ve şöhret fazla bekletmez.

Boyle, kısaca Beatles şarkılarının olmadığı bir dünya olamaz diyor. Kıpır kıpır, neşeli atmosfer filmi sarmalıyor. Şarkıların peşinde Liverpool seyahati, Wembley konser sahneleri filmin nabzını yükselten sahneler... Çok sevdim.

‘Nothing Hill’, ‘Dört Nikâh Bir Cenaze’ ve ‘Rock’n Roll Teknesi’ gibi başarılı komedilerin senaristi Richard Curtis, hikâyenin temelini yine romantik bir aşk ilişkisine dayamış. Yıllar boyu birbirlerine açılamamış iki sevgilinin gecikmeli başlangıcı, müzikle gayet güzel harmanlanmış. ‘Here Comes The Sun’, ‘Help’, ‘Let It Be’, ‘Hey Jude’, ‘Back To The USSR’... Her biri, hayatımızı güzelleştirmiş şarkılar. Sözleri bir türlü hatırlanmayan Elenore Rigby, filmin en güzel esprisi olmuş.

Genç oyuncular Himesh Patel ve Lilly James, şarkıcı/menajer/sevgili üçgeninde iyi bir ikili olmuş. Ed Sheeran, bizzat kendisini oynuyor ve asla da eğreti kalmıyor.

Bence de Beatles şarkıları olmayan bir dünyada bir şeyler eksik kalırmış. Kola, sigara olmasa da olurmuş. Sadece kaçırmayın, izleyin diyorum.

Boyle, kısaca Beatles şarkılarının olmadığı bir dünya olamaz diyor. Kıpır kıpır, neşeli atmosfer filmi sarmalıyor. Şarkıların peşinde Liverpool seyahati, Wembley konser sahneleri filmin nabzını yükselten sahneler... Çok sevdim.

Yazının devamı...

Komedinin babaları Laurel ve Hardy

29 Haziran 2019

Çocukluğumda, sinema salonlarına ilk adımlarımı attığım yıllarda en sevdiğim komedi kahramanları Laurel ve Hardy olmuştu. Sinemanın siyah beyaz ve sessiz yıllarından gelen, slap stick olarak tanımlanan düşmeli kalkmalı, sakarlık dolu komedilerin en önemli isimleriydiler. Tabi ki Şarlo’dan sonra. 200’den fazla filmde rol aldılar, birçok komedyene ilham kaynağı oldular.

‘Stan ve Ollie’de İskoç kökenli yönetmen John S.Baird anlatımına 1937 yılından, ikilinin şöhretlerinin zirvesini yaşadıkları dönemden başlayarak, 16 yıl sonrasına atlıyor. Ellili yılların başlarında, artık yıldızlarının sönmeye yüz tuttuğu yıllardır. Küçük salonlarda yaptıkları komedi gösterileriyle tekrar canlanmaya çalışırlar. Uyanık organizatör Delfont’un idaresinde İngiltere’de çıktıkları turne filmin ana öyküsü. Başta küçük salonları doldurmakta zorlanırlar. Menajer dayatmasıyla promosyon çalışmalarına girişirler. Yavaş yavaş artan ilgi sonrası, Londra’nın büyük salonlarında kapalı gişe oynamaya başlarlar. Sahnede komedi yaparken yaşamlarında üzüntü, belirsizlik ve sağlık sorunları eksik olmaz.

Oyunculuklar filmde tek kelimeyle harika. Ağır bir maske altında Şişko’yu yani Hardy’yi canlandıran John C. Reilly ve Sıska’yı oynayan Steve Coogan ikiliyi tekrardan hayata döndürmüşler. Film bu ikiliyi tanımak içim mükemmel bir fırsat. Tanıyanlar içinse bir sinema şöleni.

Aksiyonun yeni dişi kahramanı: Anna

Fransız sinemasına Hollywood ruhunu taşımış olan Luc Besson, yeni bir dişi kahramanla geri döndü: Anna.

Yeni kahraman Sacha Luss ince, uzun manken fiziği ve çekici yüzüyle ajanlıktan çok podyuma yakışıyor. Zaten mankenlikten ve baleden gelme bir Rus güzeli. Hikaye tam klişe, KGB onu eğitip, manken olarak Avrupa’ya gönderir, kendi kirli işlerinde kullanır. Bir süre sonra CIA ile de çalışmaya başlar.

Besson, sık geriye dönüşler yaparak bize öykünün gizli kalan taraflarını gösteriyor. Anna’nın sadece ajanlık faaliyetleri değil, aşk hayatı da çift taraflı ve hareketlidir. Aksiyon koreografisi akıcı ve yaratıcı. John Wick’ten aşağı kalır bir yanı yok. Araya giren moda çekimleri filmin başka bir cazibe noktası olmuş. Moda fotoğrafçıları konusunda oldukça karikatürize tiplemeler yaratmış Besson.

Kendi adıma, bu politik soslu ajan aksiyonunu keyifle izledim. Son yıllarda izlediğimiz Jennifer Lawrence’lı “Kızıl Serçe-Red Sparrow” ve Charlize Theron’un “Sarışın Bomba-Atomic Blonde” ile yaratılan kadın kahramanların yanına bir yenisi eklendi. Besson kadın kahramanları sever. Onları aksiyon içine atmaktan da asla imtina etmez.

Yazının devamı...

Yalnız ve parlak bir yaşam!

22 Haziran 2019

Elton John yetmişlerde başladığı kariyerinde o kadar çok şarkıya imza attı ki, yaşamımızın bir yerinde kendilerini hatırlatır. Yaşamını anlatan müzikal biyografi “The Rocketman”, tam bir Rock Opera havasında akıyor. Yaşanan anları anlamlandıran bir şarkısı, abartılı kostümleri içinde rock dünyasının ışıltılı dünyasını canlı tutuyor. Bunların ardında sevgi arayışı içinde, acı çeken yalnız şarkıcı portresine tanık oluyoruz. ‘Bohemian Rhapsody’de, Brian Singer’ın ayrılmasıyla final bölümlerini yönetmiş olan Dexter Fletcher, bu kez baştan sona kendisine ait ‘The Rocketman’de görkemli anlar yakalamış. LA ünlü Troubadour kulübünde Crocodile Rock ile açılan ilk büyük konseri, ‘Your Song’ın kaydının yapıldığı stüdyo çekimleri, piyano üzerinde havalandığı sahneler unutulmaz olmuş.

Açılışta Londra yakınlarında, Pinner kasabasında sorunlu bir ailenin oğlu olarak doğmuş Reginald Kenneth Dwight ile tanışıyoruz. Oğluna bir kere bile sarılmamış asker bir baba, sevgiyi dışarda arayan anne Sheila ve kendisine sahip çıkan bir anneanne ile büyüyen mahcup ve piyanoya yetenekli bir çocuk. Anneanne ilgisiyle Royal Academy’de piyano eğitimi alan Reginald, mahalle barlarında yeteneğini sergilemeye başlar. Diplomadan iki hafta önce okuldan ayrılır ve etkilendiği Elvis Presley gibi Rock’n Roll çalmaya başlar. Tüm şarkılarının sözlerini yazan Bernie Taupin ile tanışması yaşamını tümden değiştirir. Barlarda çalan bir Blues grubuyla birlikte ilk turne, ilk besteler... Saksafoncu Elton Dean ve John Lennon’dan etkilenerek adını Elton John yapar, sonradan araya Hercules’i ekler. Yapımcı Dick James onun yeteneğinin farkına varır, ilk albümü “Empty Sky” ticari olarak başarısız olsa da ona şans vermeye devam eder. İçinde “Your Song” şarkısı olan ikinci albümü 72’de İngiltere ve ABD’de çok sevilir. Sonunda “Rocket Man” Amerika ve tüm dünyada 1 numara olur. Tüm konserleri kapalı gişe sanatçı kategorisine girmesi gecikmez. Şöhretin bedelini yavaş yavaş ödemeye başlar; doksanların başında uyuşturucu, alkol, seks ve yediğini kusma hastalığı nedeniyle tedaviye gider.

Oyunculuklara gelince Taron Egerton canlandırdığı Elton John’u oynamıyor, yaşıyor. Şarkıları da kendi sesiyle okuyan genç Egerton, kendisini iyi oyuncu sınıfına atlatacak bir performans göstermiş. Oscar’lara kadar ne kadar akılda kalır göreceğiz. Kariyerinin en başından itibaren şarkılarının sözlerini yazmış olan Bernie Taupin’i oynayan Jamie Bell gayet iyi. Richard Madden duygusal yarattığı travmayı, profesyonelce bir ilişkiye çeviren içten pazarlıklı menajer Reid rolüne uyumlu.

Şarkıcının cinsel tercihlerine oldukça geniş yer veriyor yönetmen Fletcher. Freddie Mercury filmi bu yönde topa girmemekle eleştirilmişti.

İkinci yarıda çocukluk travmasına sık dönüş yapılması öyküyü biraz sığlaştırıyor. Elton John’un hayatında bildiğimiz bir çok olay var; Watford Kulübü başkanlığı, Diana cenazesinde seslendirdiği “Candle In The Wind” veya eşi Daniel ile tanışması, taşıyıcı anneden iki çocuk gibi konulara hiç girilmemiş.

Dans ve konser sahneleri tek kelimeyle mükemmel çekilmiş. “The Rocketman” hikayesi ve görselliğiyle izleyeni yakalıyor, izleyin.

Yazının devamı...

Tarkovski filmleri tekrar gösterimde

15 Haziran 2019

2015 tarihli “Neden Tarkovski Olamıyorum” adlı Murat Düzgünoğlu’nun yönettiği, başrolde Tansu Biçer’in oynadığı yerli yapım, günümüzde Tarkovski gibi film yapmanın zorluklarını anlatan ödüllü bir film oldu.

Kafasındaki hayalleri perdeye yansıtmak, kişisel sinema dilini yaratmak isteyen genç bir yönetmenin sıkıntılarını anlatıyordu. Gerçekten böyle kişisel film yapmak çabası, her dönem akıntıya karşı kürek çekmek kadar zor bir iş oldu. Yaşamında bin bir zorlukla mücadele ederek film çekmiş, Andrey Tarkovski’nin 3 başyapıtı; Solaris (1972), Stalker (1978) ve Ayna (1975) Başka Sinema çerçevesinde tekrar gösterime giriyor. Bu başyapıtları büyük perdede izlemek ayrı bir haz verecek.

Her filmi, Sovyet Komünist Parti ideallerine ters düştüğü savıyla engellenmek istendi, yasaklandı. 1969 Cannes Film Festivali’nde ödül alan ikinci filmi “Andrey Rublev” politik baskılar sonucu festivalin son günü sabaha karşı gösterilir ve yine de ödül kazanır. Ödül sonrası filmin gösterimine Rusya’da izin verilir. Bizde de Metin Erksan ve “Yılanların Öcü” aynı kaderi paylaşmıştı, hatırlayalım.

“Ayna” yönetmenin fazlasıyla otobiyografik bir filmidir, kırklı yaşlarda bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş üzerine anılarını anlatır. Rusya’da yine yasaklanmak istenir. Tarkovski son iki filmini, Nostalgia (1983) ve Kurban (1986), İtalya’da Michaelangelo Antonioni ve İsveç’te İngmar Bergman’ın yardımlarıyla çeker.

Bu 3 film arasında en çok ilgimi çeken “Stalker-İz Sürücü”, kendisinden sonraki sinemacıları etkileyen distopik bir filmdir. “Bölge” adlı alana gitmeleri için insanlara rehberlik eden bir adamın hikâyesidir. “Bölge” kimilerine göre en derindeki hayallerinizin gerçek olduğu bir yer. Bazıları burasının bir uzay gemisi tarafından yaratıldığını, diğerleri göktaşı sonrası olduğunu düşünüyor. Kimse Bölge’nin gerçekten, nasıl ve neden orda olduğunu bilmemektedir. İnsanlar oraya gitmiş ve geri dönen olmamıştır. Filmin ana karakterleri Bölge’ye gitmeye çalışan üç adam. Birisi ‘İz Sürücü’ olarak bilinen rehber ve diğer ikisinden, biri filozof ve yazar, her şeyi analiz etmeye çalışıyor ve sürekli felsefi sohbetlere giriyor. Diğeri ise profesör, her zaman deneysel düşünmekte, her şeyin matematiksel ve fiziksel karşılıklarını aramaktadır. İz sürücü Bölge’ye bir ücret karşılığı insanları götürür. Kendisi de Bölge’ye tapıyor gibidir.

Oraya kutsal bir hizmet sunuyor gibidir ve inançlarını yaşattığı yerdir. Film, Bölge’ye olan yolculuktaki felsefi sohbetleri ve yolda neler yaşandığını anlatıyor. Tarkovski inançsız insanların arayışlarını, hep eleştirmiş bir yönetmen oldu.

Filmin arkasında ilginç bir hikâye var.

Yazının devamı...

Chernobyl: Yalanların bedeli nedir?

8 Haziran 2019

26 Nisan 1986, Ukray-na’da Pripyat kentinin 15 km yakınında Chernobyl Nükleer Santrali. Burada meydana gelen nükleer patlama, insanlık tarihinin yaşadığı en büyük radyasyon felaketi oldu. Hiroşima’ya atılmış olan atom bombasından iki kat daha fazla radyoaktif madde, yaklaşık 50 bin kilometrekareye yayıldı. Radyasyonla kirlenmiş sulardan, bitkilerden, rüzgâr ve yağmur ile yayılan zehirlenmenin kaç yüz bin kişiyi etkilediği net olarak bilinmiyor. Bilinen, Rus hükümetinin resmi kayıtlarında, ilk 9 günde yangın söndürme ve kurtarma çalışmalarında yaşamını kaybeden 31 kişi.

Sakın ola kaçırmayın

Nükleer çekirdekteki patlamanın ilk günlerinde Komünist Parti, iktidar gücünü yıpratmamak, Batı karşısında küçük düşmemek adına olayı basit bir olay olarak algılamak ister. Uluslararası paylaşımdan kaçınır, felaketi basite indirger. Politik yalan fırtınası, felaketin boyutunun anlaşılmasından sonra bile devam eder. Teknolojinin hatalı olduğu üzerine patlama öncesi, nükleer fizikçilerin yıllar boyu süren uyarıları; parti yöneticilerinin hoyrat ve cahilce tavırları karşısında boşa gitmiştir. KGB, bilgi kirliliği gerekçesiyle doğruyu söyleyen fizikçileri tutuklamayı, susturmayı tercih eder.

HBO ve İngiliz Sky kanalının ortaklaşa hayata geçirdiği 5 bölümlük mini dizi ‘Chernobyl’, öncelikle dönem atmosferini ve hikâyedeki dramatik gerilimi yaratmakta olağanüstü etkileyici. Karanlık ve kasvet, izleyeni boğarcasına içine alıyor. İnsanların göz göre göre ölüme terk edilmesi veya hataların giderilmesi için ölüme gönderilmesi, bir savaştan daha dehşet verici gerçeklere uzanıyor. Politikacıların söyledikleri yalanlar her geçen gün geçerliliğini yitirirken, bilgi tek kurtarıcı olarak ortaya çıkıyor. Fakat nereye kadar? İktidar, gücünü kaybetmemek adına olayın boyutlarını olabildiğince aşağıya çekmeye çalışır. Gerçeği bilen ve ifşa edenlerin hayatları tehlikeye girer. Kentte yaşayan halkın tahliyesi bile gecikmeli bir karar olarak yürürlüğe girer. Tahliye edilen 300 bin kişi henüz evlerine dönmüş değil.

Çekimler ağırlıklı olarak Ukrayna ve Litvanya’da yapılmış. Gerçek olay mahalli Chernobyl’de yapılan çekimlerde var. Pripyat hastane bodrumunda saklanan, itfaiyeci kıyafetlerinde hâlâ ölümcül miktarda radyasyonun mevcut olduğunu görmek, olayın ciddiyetini anlatıyor.

Nükleer çekirdeğin eriyerek toprak altına yayılmasını, dolayısıyla, akarsulara karışarak binlerce kilometrekarelik, binlerce yıllık bir doğa kirlenmesini önlemek için, sıvı nitrojen koruyucu katmanı toprağın altına yerleştirilmek zorundadır. Üçüncü bölüm, bu konuyu işliyor. Madenciler, toprağın 150 metre altına tünel kazmaya başlar. Toprağın altında 50 dereceye varan ısıda çalışmaya mecburdurlar. Onların kahramanca duruşu karşısındaki politikacı kaypaklığı, iki diyalogla çok güzel vurgulanmış. Rusya’nın proleter sınıf gerçeğinin nerede başlayıp nerede bittiğini anlıyoruz.

Hikâye, kişisel dramlar üzerinden de yürüyor. İtfaiye eri Vasiliu ile hamile eşi arasındaki ilişki göz yaşartıyor.

Yazının devamı...