Fetbaz eskici taktikleri

Fetbaz eskici taktikleri


Bu mu vefa... Bu mu sevgi... Bu ülkenin yüzünü ağartanlara çektirdiğimiz eziyetler yetmedi mi?
Galatasaray’a kimsenin "işkence" yapmaya hakkı yok... Yapamazlar... Yaptırmayız.
Ona yüz milyon dolarlık Olimpiyat Stadı’nı müstehak gördüğümüz için utanmalıyız!..
Hafif bir soğuk algınlığı var ama kafayı üşütmedim; olay bu merkezde. Söyleyen ben değilim.
* * *
"Hayali cihan değer" olimpiyat uğruna açlık sınırı altındaki insanların eksilen lokmalarıyla yaptırılan dev bir spor kompleksinde, "gel inşaatın bitene kadar oyna" deniyor; ortaya Galatasaray adına birtakım "fetbaz eskici taktikleri" sürülüyor:
Yolu yok... Tribünleri uzak... Rüzgarlı... Irak.
"Beğenmiyorsan uğurlar olsun beyim" demeye fırsat kalmıyor; "asrın pazarlığı"nda ikinci kademe "yerleştirme" taktiklerine geçiliyor:
"Berbat bir stad ama, üç yılda seyirci alışır. O zaman Mecidiyeköy’e yeni stat yerine ticarethane yapsınlar."
Cingözler önce beğenmemezliğe geliyor. Ehh, zorla kabul ediyor... Sonra da çöreklenmek istiyor. TMOK üstüne biraz para verip, belediye metro getirse, karayolları da dört şeritleri çekse, lütfen sahiplenecekler...
Avantadan yüz milyonluk stat. Ekstrası da Mecidiyeköy’de irat...
* * *
Şimdi soruyorum size:
Beşiktaş Kulübü saf mı?..
Kimsenin malını horlayarak "iç etmeye" çalışmadan, stadını yenilemek için para bulmaya çalışıyor. Hatta bu yüzden diğer iki büyüğün vergi borçları temizlensin diye peşlerine takıldı. Ne yapsın; bu arada kendisinin de üç - beş’ini sildirirse, çimento parası çıkar diye hesapladı.
Verselerdi ona da sıfır kilometre "berbat" bir Olimpiyat Stadı; İnönü Stadı’nın üstüne branda çekse yılda yirmi milyon dolar kazanırdı.
Fenerbahçe aptal mı?..
Bedava stat dağıtılacağını bilseydi, Şükrü Saraçoğlu’nu tepeden tırnağa yenileyeceğine üç Ronaldo, iki Ortega daha alırdı... Önümüzdeki aylarda Olimpiyat Stadı’nda Real Madrid’i ağırlardı. Migros’un yanına "Karfur", bitişiğine "Kapitol", ya okul ya hastane falan, darphaneye dönerdi papazın çayırı...
* * *
"Az tamah çok zarar getirir" derler... Korkarım bu kadar aç gözlü tezgahlar Galatasaray’ı yersiz yurtsuz bırakmasın. Benden söylemesi; TMOK Başkanı Sayın Sinan Erdem’in erdemleri saymakla tükenmez, ama bir insanın üzerine bu kadar gelinmez. Dikkat edin patlamasın.
Olimpiyat Stadı’na gelince; alt yapısında sorunlar olduğunu hepimiz söylüyoruz:
"Ağır maliyetli, problemli, gereksiz büyütülmüş, ulaşımı zor ve yabancı mühendislerin eseri"... Tıpkı aramızda yaşayan bazı insanlar gibi.
Kusursuz olmadığını biliyoruz...Ama hiçbirimiz, "Siz en iyisi o stadı benim kayınbiradere verin, üstüne de biraz para ekleyin" demiyoruz.
Bu fikrin Galatasaray Yönetimi kaynaklı olduğunu hiç sanmam. Böylesine bir plana "yetkisi ve sorumluluğu" olan insanlar güvenmez. Gerçekleşse bayılırlar ama, "en üst düzeydeki dostluk ve muhabbete karşın" rakipler derin uykuya dalmazsa olamayacağını bilirler. Onlar uyusa bile biz ayaktayız evvelallah...
(*) Futbolsuz günlerin kelime komiserlerini dertten kurtaralım, aslı "fendbaz".

Biz "üç büyükölere kızıyorduk, Maliye Bakanı Unakıtan "kan kırmızı" çıktı.
Gözükara araştırmacı, yurtsever gazeteci, arkadaşım Nedim Şener’in haberine göre, sayın Bakan "Vergi Barışı" projesiyle kendisini aklarken, bizim kulüplerin vergi borçları da halloldu...
Artık vergilendirilmiş kazancın yüzde yetmişi ile gecikmişlerin yüzde onu "kutsal"; kulüplerimizin ise sadece yüzde üçü...
Vergisini verenlerin "aptal", vergisini vermeyen kulüpleri eleştiren gazetecilerin "marjinal" duruma düştüğü bir başka ülke var mı acaba? Bilen varsa Can Çobanoğlu’ne söylesin de bir maç ayarlasın. Garanti beş çekeriz.

Sürekli yazıyorum; şu yabancı futbolculara verilen paralara yazıktır, günahtır diye... Laf anlayan beri gelsin!.. Baksanıza adamlar oynamasa da masrafları bitmiyor. Galatasaray’ın Christian’a, Fenerbahçe’nin Ortega’ya ödedikleri yetmiyor, şimdi antrenmanlar Milli Piyango çekilişi gibi noter huzurunda yapılıyor. Bir daha yazdığımda zabıt mı tuttursam acaba?

Gazeteciliğin kamusal ve kutsal yönünü yeşil brandadan çuvallar üst üste yığılınca kavramıştım ben. Yılın Sporcusu anketinin 24’üncüsü olmalıydı. Bir imza için yaşamından beş yılı seve seve vermeye hazır bir delikanlı olarak, mesleğin vitrindeki yerini, belli ki çok iyi hissedebiliyordum ama, sayfayı tutan ellere hayat veren yürekleri uzun uzadıya düşünmemiştim demek ki...
Cağaoğlu’ndaki binanın birinci katında, spor servisinde yer kalmayınca çuvallar dışarıya istifleniyordu artık. Şaşırmıştım... İşleri çabucak bitirip zarfları açmaya yardımcı olmaya can atıyordum. Bilemiyorum kaçıncı açtığım zarftı. Kupona bir not iliştirilmişti. "Ben emekli bir Milliyet okuruyum" diye başlıyordu elyazısı. Yılın sporcusu seçimini okurlara yaptırmanın önemini anlatıyor; özetle, "aferin size" diyordu...
Benim imzam okura ulaşmadan ben okurun yazısını okumuştum. Üstelik övgülerin kapsama alanında ben de vardım hasbelkader. Aferin bile almıştım.
Gazetede yazmanın kompozisyon sınavından farklı olduğunu bana o emekli okur öğretmişti. O kadar çoktular ki... Yüz binlerce insana sorumlu olmak... Rüzgâr ve fırtınada bile su geçirmez bir pusula gibi yönünü korumak zor olmalıydı.
Zor ama zorunlu... Ucunda "aferin" vardı.
Bugün Milliyet Yılın Sporcusu Anketi 49 yılı geride kaldı. Kuponlara not düşenler yoktur herhalde. Her şey çok farklı. Ama Milliyet okurlarının anketi sahiplenmesi aynıymış. Ne güzel...Kuponlar arasında o emekli okurunki de varsa eğer; bir değil binlerce aferin yerine geçer.

"Güneş giren eve doktor girmez" derdi eskiler...
Peki bilim giren kulübe ne girmez?
Baytar!
Neden?.. Çünkü bilimin "girdiği" bir kulüp, doğal hayatı tercih eden köstebekler tarafından terkedilir ve baytara ihtiyaç duyulmaz.
Yani, bilim girer köstebek çıkar... Baytar işsiz kalır.
İşte bu da bilimsel bir açıklamadır değerli arkadaşlar. Bilimin girişini anında tespit eden Fenerbahçe muhabirlerinden aynı dikkat ve özeni köstebeklerle baytarlar için de bekliyoruz.

Şimdi tahminlerdeyiz. Fenerbahçe’de olan değişikliklerin nicelik ve niteliklerini ancak lig başlayınca anlayabileceğiz.
Lakin, Mustafa Doğan’ın bir röportajına rasladım ve umutlandım:
"Sahada koşmazsan ve yardımlaşmazsan istediğin sistemle oyna, başaramazsın" diyordu genç futbolcu.
Doğru... Sabık mebuslarımızdan Kamer Genç’in lehçesiyle Oynayana davul zurna saz, oynamayana en kral sistem bile az.
Yeni hoca da işin lüksü.
Bu, kafaların değiştiğini gösteren bir ipucu...
Ucunu yakalayınca gerisi çorap söküğü...