PETROL RAFiNERiSiNiN YANINDAKi ŞEHiR

14 Aralık 2009



Otobüse atladım, New Orleans’dan bir saatlik yolculukla, rafinerinin içinde kalan kasabalara ulaştım. Sanki ağır çekim seyretsem sokakları, bir şerif çıkıp “Hey ahbap, bir buralarda yabancıları pek sevmeyiz” diyecek. Nüfus çok az buralarda. İş yok, mutluluk yok, umut hiç yok. Heyecanlıyım, çünkü hakkında yazılan kitaba göz attığım Margie Eugene Richards’la buluşacağım. Ömrünün 50 senesini petrol şirketiyle savaşa adayan; kasabasındaki bir sürü genç insanı ebediyete uğurlayan, rafinerinin ne denli zararlı atıkları barındırdığını uzun uğraşlar sonucunda kanıtlayabilen bir küçük-dev kadın Margie’yle.

“Buralar ne kadar güzeldi, bir görebilseydin”
Başı dimdik bu siyahi kadından çok etkilendim. Hayatını bir savaşa adamış olmasından, “Sonunda yüzde 90 başardım” diye gururla gülümseyişinden de. O anlattı, ben dinledim. Soru sormaya gerek yoktu. Margie, kendinden çok emindi.
“Buraya yakın Norco şehrinde büyüdüm. Ağaçlar içinde, cennet gibi bir yerdi. Beşinci sınıftayken bir gün babam “Taşınıyoruz” dedi. Meğer şehir bir petrol şirketine satılmış. Biz de Diamod’a taşındık. Buradaki liseyi, zencilerin eşit haklara sahip olması için uğraş veren Mary McLeod açtı.
Neler neler yaşadık. Rafineriler her yanı sardı, şehirler bacaların arka bahçelerinde kaldı. İçimden bir ses savaşmamı söyledi. Bu gördüğün baca var ya, şu anda yüzde 90 temizlenmiş halde çalışıyor. Yıllarca bu rafinerinin zararlı olduğunu kanıtlamak için uğraştık. 50 yıldır savaşıyoruz. İçinde bir yerlerde, savaşının haklı olduğunu hissediyorsan, korkmayacaksın. Şimdi filtre takıldı bacaya. Artık yüzde 90 daha az kirleniyor havamız. Suyla, toprak kirliliğiyle savaşımız sürüyor. Ölene dek peşini bırakmam. Tanrı böyle söylüyor, ölene kadar bırakmam.

Yazının devamı...

İSTANBUL'UN ORTA YERi AKVARYUM

4 Aralık 2009



Cnn Turk'te yıllardır yaptığımız Bayram Sohbetleri'ni, bu sene farklı bir yerde çekmeye karar verdik. Özcan Maviş ve Mahperi Uçar “Yeni açılan akvaryumda yapalım” diye ısrar ettiler. Ozan Onat fikre bayıldı, Aslı Öymen de hemen kabul etti. Bu durumda, benim “Ama orası uzak, konuk gelemez” türevi itirazlarım pek cılız kaldı.

17 milyon Avro’luk yatırım
Programlar bir saatlik, yani bir sürü şey konuşuyor olmak lazım. Mekana bağlamak lazım, bayramla ilişkilendirmek lazım falan filan. İlk çekim gününde, Forum İstanbul'daki Turkuazoo’da soluğu aldım.
Dünyanın bütün büyük şehirlerinde, bazen birden fazla sayıda olan devasa akvaryumlardan, ülkemizde ilk kez açılıyor. Ne yalan söyleyeyim, böyle yeni şeyler olduğunda hafif gururum okşanıyor. “Oh be, benim memleketimde bir sürü güzel şey oluyor” diye düşünüyorum. Bizim akvaryum 'Turkuazoo', 8 bin metrekarelik bir alanda kurulmuş. İnşaat ve dekorasyon çalışmaları tam 16 ay sürmüş ve resmi açılış tarihi 30 Ekim’e kadar 17 milyon Avro harcanmış. İçeride 10 bin farklı su canlısı var. Toplam 25 bin balık ve su canlısını izlemek mümkün. Balık besleme seanslarını seyretmek çok zevkli. Uzunca bir tünel üzerinde raylarla yürüyen yol yapmışlar. Burada üç tarafınız akvaryumla çevriliyken kayar gibi hareket etmek de çok masalsı. Akvaryum her gün 10’da açılıyor. Hafta arası 6, hafta sonları da akşam 7’ye kadar açık. Hafta sonları acayip kalabalık; bir gün içinde 10 binlerce insan giriyor içeri. Biraz pahalıca. Yetişkin 25, çocuklar 18 TL; tabii ne kadar masraflı bir organizasyon olduğunu unutmamak lazım. Ayrıca, yeni yılda özel eğitmenlerle 'akvaryum dalışı' başlayacakmış. Köpekbalıklarını ellerinizle besleyeceksiniz, vatozlarla yüzeceksiniz. İşte o kısmıyla daha çok ilgiliyim, ben hayatın içinde olmayı severim.

Yazının devamı...

HAYAT SIRADA BEKLEMEK DEĞiL!

23 Kasım 2009



Çocukları aynı okulun öğrencileri olan birkaç çift, geçen cumartesi bizim evde toplandık. Çocuklar bahçede bağırıp yoruldular, biz de masanın etrafına doluştuk. Konu sonsuz, kahkaha boldu. Yağmur, şu meşhur ikinci el eşyacı 'Dank'ın sahibi, "Size başımdan geçen çok acıklı bir olayı anlatayım" diye söze başladı. Bir sürü müşteri ile al takke ver külah savaşmanın ortasında telefon bağlatmak için gittiği Telekom'da yaşadıklarını anlattı.

"Evladım Beşiktaş'a nasıl gidilir?"
Sırada; ama biraz uzunca bekliyor. Sonra gözü yaşlı bir adamı seçiyor; memurla hararetli konuşmalarına tanık oluyor. Anladığı kadarıyla birikmiş bir borç var ortada, yaşlı adam da ödeyemeyecek durumda. Adamın giyimi kuşamı düzgün; Türkçesi aksansız. "Ama benim bir torunum var, bir de emekli maaşım" diyor adam. Adamın işi bittiğinde sıra Yağmur'a geliyor. Masanın yanına giderken, yaşlı adamın güçlükle yürüdüğünü hissediyor ama, kendi telaşından başka dünyalara dalacak hali yok. Hemen yeni adresinin yazılı olduğu kağıdı uzatıp derdini anlatmaya başlıyor. Beş dakikada işi halloluyor, telefon numarası yeni taşındığı eve nakloluyor. Hemen dışarı atıyor kendini. Tam kapıda aynı yaşlı adama rastlıyor. Bir bacağını kaldırırcasına adım atıp, iki koluyla öbür bacağına asılan adamcağız, o anda ona sesleniyor.
“Evladım bakar mısın, buradan Beşiktaş'a nasıl giderim acaba? Otobüs durağı nerede, bilir misin?”
Yağmur hiç tereddüt etmiyor, "Ben seni Beşiktaş'a bırakayım amca, zaten yolumun üzeri" diyor. Beraberce arabaya yürüyüp, yola koyuluyorlar.

Herkes başka bir dünya

Yazının devamı...

‘Cervantes İstanbul’da esirdi’

20 Ekim 2008

Eski turizmci Caner Şaka iki yıldır özellikle de 15 ve 16’ncı yüzyıllardaki Akdeniz tarihini araştırıyor. Çalışmalarında yeni bilgilere ulaşan Şaka, “Cervantes İstanbul’da esirdi, Kılıç Ali Paşa Camii yapımında çalıştı” diyor

Bugün sokağa çıksam ve rastgele “Cervantes” desem... Bir grup insan “Beyefendiyi tanımıyorum” der. Kimi “Hangi takımda oynuyordu abi?” diye sorar. Bazı kadınlar da “o parfümü kullanmadığını” iddia eder belki.
Caner Şaka genç yaşta kendini emekli etti. Marmaris’in Söğüt köyüne yerleşti. Hobileri olan denizcilik ve Akdeniz tarihi, araştırmacılık yönüyle birleşti. Bildiği bütün dillerde tam zamanlı okuyan bir araştırmacı oldu.
İspanya’nın gözbebeği, “Don Kişot”un yazarı Cervantes, Caner Şaka’nın araştırmalarından çıkardığı sonuca göre, bir dönem İstanbul’da esirdi. Kılıç Ali Paşa’nın Tophane’de kendi adına yaptırdığı camide çalıştı...
Caner Şaka’yla Marmaris’te yolumuz kesişti. Teknesini anlattı, okuduğu kitapların bir kısmını gösterdi, yapacakları uzun Akdeniz seyahatinden dem vurdu. “Peki neden deniz, ille de Akdeniz?” dedim. “Gemiyi yüzdüren de batıran da sudur. Su hem hayat hem ölümdür. Deniz ölümle hayatın kesiştiği yerdir; her şeydir. Akdeniz ise bütün uygarlığın ortasındaki sudur” dedi.

Neden Akdeniz’i araştırmaya başladınız?
Bence Türkiye’nin dünyada yer alışı hep Akdeniz’le ilintili oldu. Benim hayatımda hep vardı gerçi; hobilerim yelken ve denizcilik. Ozanın dediği gibi “derya içre olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” olmamak için, daha derinlemesine öğrenmek istedim.

Yazının devamı...