Benim meskenim dağlardır...

Ne diyor şarkıda;

“Başım dağ, saçlarım kardır,

Deli rüzgârlarım vardır,

Ovalar bana çok dardır,

Benim meskenim dağlardır.”

Sezen Aksu’nun bu güzel şarkısı eşliğinde çıktık yola, iki gün Uludağ’ı mesken tutmak için kendimize. Bursa’daki sevgili dostum Tolga Özpamuk (@pina_) Uludağ’da iki, İzmir Karagöl’de bir kamp olmak üzere toplam üçüncü kamp etkinliğini gerçekleştirdi bu yıl. Bizim de aile olarak tamamına katıldığımız ilk kamp oldu Uludağ’daki organizasyon.

30’dan 17 dereceye

İzmir’den iki araç, İstanbul’dan da bir araç olmak üzere toplam üç aile katıldık bu organizasyona. Arkadaşlarımızın işleri sebebiyle İzmir’den çıkışımız biraz gecikti. Ama olsun varsın, kampçılığın doğasında vazgeçmemek var neticede. Hava kararmadan vardık Bursa’ya. Sevgili Tolga’nın önderliğinde Bursa’dan da kampa katılan ailelerle Uludağ Milli Parkı girişinde buluştuk. Hava kararmadan çadırlarımızı kurmak üzere kamp alanımıza doğru tırmanmaya başladık. Sıcaklık, bizim tırmanmaya başladığımız bölgede 30 derece civarındayken konaklayacağımız alana geldiğimizde 17 dereceye düşmüştü.

Hızlı bir şekilde çadırlar kuruldu, yataklar şişirildi. Hemen ardından ateş alanı belirlendi. Tolga, herkes bir aradayken hızlıca kamp kuralları ve bulunduğumuz bölgede dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Gelen giden karmaşası biter bitmez herkes sanki yıllardır birbirlerini tanıyormuşçasına, büyük bir samimiyetle sofra hazırlıklarına başladı. Ateş yandı, masalar etrafına dizildi ve şenlik başladı.

Derin bir huzur!

Yemekler yendi, şaraplar içildi. İlk gece yol yorgunluğundan olsa gerek; neredeyse bütün kamp ahalisi erkenden uyudu desem yeridir. Ben ve birkaç kişi geç saate kadar ayaktaydık. Yatmaya yakın saatlerde ateşe bir iki odun daha atmak için kampımızın yakın çevresinden çalı çırpı toplamak için ateşten biraz uzaklaştık. Sevgili dostlar, bu metrelerle ifade edebileceğim ateş başından ayrılma anının Uludağ’ın, ormanın ne olduğunu bana bir kez daha anlattığını söyleyebilirim. Eğer kamp alanımızda ışık, ateş olmasa o kadarcık mesafede kaybolmak içten bile değil. Ama bu anlarda gökyüzü öyle güzel, öyle büyülü ki, gözünüzü ondan alamıyorsunuz. Korku, kaybolmak, endişe hiçbir şey olmuyor içinizde. Sadece derin bir huzur. O kadar!

Çadırların olduğu alana geldiğimizde hemen hemen tüm kampçılardan yükselen derin horultular, gece seslerinin yarattığı müziğin bası sanki. Sabaha karşı çadırlarımıza bu seslerle girip biz de horlamaya başlıyoruz hemen.

Benim meskenim dağlardır...

Tahta kaşık yapıyor

İşte sabah!

Gecenin derin sessizliği ve dipsiz bir kuyuyu andıran karanlığı yerini kuş seslerine, güneşe bırakıyor.

Ve kampta tatlı bir telaş, herkes kahvaltı hazırlığında. Kimse “benim” demiyor, herkes “bizim” diyor yaptıklarına, gülen yüzler çay, kahve, peynir, zeytin ikram ediyor birbirine.

Uzak bir köşede yanan ateşte, dağ bayır demeyip pişi yapıyor kızlar. Mis gibi bir koku yayılıyor etrafa. Sonra gelsin çaylar, gitsin pişiler...

Çocuklar kayalara tırmanıyor, hamaklar kurulmuş kahvaltıdan sonra şekerleme yapıyor kimileri. Zaman su gibi akıp gidiyor doğada. Herkes birbiriyle yıllardır tanışıyormuşçasına dost, kardeş, arkadaş...

Tolga, öğleden sonra ağaç oyma işiyle ilgilenen bir arkadaşı Hüseyin’in bizlere minik bir gösterisi olacağını, daha doğrusu ağaçtan bir kaşık yapacağını söylüyor. Hemen Hüseyin’in etrafında toplanıyoruz. Usta tatlı tatlı anlatırken, neredeyse hiç oyma aleti kullanmadan sadece baltayla kiraz ağacından bir kaşık yapımına tanık oluyoruz.

Köfte, sucuk, kokoreç

Biz kaşık yapımını izlerken kimi dostlar doğa yürüyüşüne çıkıyor.

Bu arada, yemeği de ihmal etmiyoruz elbette. Yoldan aldığımız sucuklar, viskiyle marine edilmiş pirzolalar, İzmir’den getirdiğimiz olmazsa olmaz kokoreçler, karınca kararınca herkesle birlikte yeniyor. Hele Bursalı bir ustanın sebzeli köftesi geliyor kiii, sormayın gitsin. Yıllardır yediğim en güzel köftelerden biri diyebilirim. Şimdi nerdedir, kim yapar, nasıl gidilir kısmını yazmayacağım. Daha sonra ayrıca anlatacağım size bu köfteyi ve köfteciyi...

Akşam yakıyoruz yine ateşimizi. İkinci gün daha da kalabalığız. Ateşin etrafında yemekler yeniyor, şarkılar söyleniyor. Hava 4 derecelere kadar düşüyor. Ama olsun varsın, vücudumuz üşüse de, yüreğimiz sıcak. Yetiyor bize. Ormanın sessizliğini çocukların sesleri şenlendiriyor.

Gece geç saatlere kadar sürüyor muhabbet... Ve sonra yine horultular başlıyor...

Benim meskenim dağlardır...

Mis gibi bir koku

Sabah olduğunda kampın üst taraflarından gelen seslerle uyanıyoruz. Bursa’nın en güzel kahvaltıcılarından Gökhan Aperatif bir sürpriz yapmış. Kapmış tavayı tencereyi, odun ateşinde kahvaltı hazırlıyor kamp sakinlerine. Burcu burcu kavurma, yumurta kokuyor kamp alanı. Yumuluyoruz hep birlikte Gökhan’ın yaptığı yemeklere. Elbette sohbet durmuyor. Öğleye doğru anca bitiyor kahvaltı şenliği.

Ayrılık saati yaklaşırken bu kez de çadırları toplamak için hummalı bir çalışma başlıyor. Bi yandan toparlanıyoruz, bi yandan da “Yahu ne çabuk bitti iki gün” diye hayıflanıyoruz.

Başladığımız gibi bitiriyoruz bu güzel kampı.

“Başım dağ, saçlarım kardır,

Deli rüzgârlarım vardır,

Ovalar bana çok dardır,

Benim meskenim dağlardır.

***

Şehirler bana bir tuzak;

İnsan sohbetleri yasak;

Uzak olun benden, uzak,

Benim meskenim dağlardır.

***

Kalbime benzer taşları,

Heybetli öter kuşları,

Göğe yakındır başları;

Benim meskenim dağlardır.

***

Yarimi ellere verin;

Sevdamı yellere...”

Ve son söz: Kıymayın Kazdağları”na kıymayın...