Ne iş yaparsan yap ama mutlaka fark yarat!

Yanılmıyorsam, iki aydır Bergama’ya gidip geliyorum. Bazen gezmek için, bazen de iş için. Her gittiğimde de sevgili dostlarım Celal Arpat ve Gurmecanlar Mehmet’in tavsiyesi Pehlivan Kokoreç’e uğruyorum. Ama nafile! Ya açık olmuyor ya da ben saati tutturamıyorum.

Geçenlerde yine Ayvalık’tan dönüyoruz. Aklımda Bergama’ya uğramak var. Ama arabayı ben kullanmıyorum. Neyse, bi yolunu bulurum nasılsa deyip Bergama yol ayrımında değişmez muhabbetimi yapıyorum arkadaşlara: “Abi nasıl bi iştir bu yahu, koca Bergama’da adıyla anılan Bergama Tulumu’nu hakkıyla satan yer yok!”

Ne iş yaparsan yap ama mutlaka fark yarat

Daha sözüm bitmeden biz doğru Bergama’ya, peynirci bulmaya gidiyoruz...

Elbette şunu belirtmeliyim ben, her gittiğimde “Bana iyi Bergama Tulumu satan bir yer söyler misiniz” diye soruşturduğumda, “Vallahi arkadaş, kalmadı artık be!” diyenlerin yalancısıyım.

Neyse, tam da peynir muhabbetini tekrar yaparken “Abi burada bi kokoreççi var(mış), efsane(ymiş)” diye bi laf atıyorum ortaya.

Araçtakilerin yanıtı çok net oluyor. “Yahu tokuz, Ayvalık’ta tostun üzerine şunu yedik, bunu tattık” derken dalıyoruz Bergama şehir merkezine.

Şehrin merkezine doğru ilerlerken ben yeri anlatmaya, kokorecin faydalarını saymaya başlıyorum. Tokuz dedi ya herkes, maksat acıksınlar...

Çarşının sonuna doğru bir fırınla bitişik Pehlivan Kokoreç’e geliyoruz. Küçücük bi yer burası. Arabamızı park edip dükkânın önündeki taburelere ilişiyoruz üç arkadaş. Elbette bu arada benim için muhtelif laflar edilmiyor değil. Yok işte, “Neremize yiyeceğiz, İzmir’de kokoreç mi yok” falan filan. Aslında haklılar. İzmir’de Asım Usta, Baki Usta, Kartal Kokoreç, Şaban Usta varken ve herkes İzmir’e kokoreç yemeye gelirken taaa buralara gelinmez diye düşünebilirsiniz.

Ama öyle değil işte.

Arkadaşlarım homurdanırken dükkânın küçük penceresinden kafamı içeri sokup, Pehlivan Kokoreç’in sahibi Mahmut Gürbüzbalaban’la selamlaşıyorum. Selamlaşırken gözüm davul fırına takılıyor. Usta, meraklı bakışlarımı soruya dönüştürmemden önce davranıp “Evet, meşhur kokoreç burada pişiyor” diyor.

Aynı anda da fırının kapağını açıp “budur” der gibi gösteriyor kokorecini.

Yahu, ben kokorecin binbir halini gördüm de böyle güzel, böyle ihtişamlı, böyle suyuna banılası bir halini hiç görmemiştim.

İnsanın “Usta; kokoreç kalsın, suyundan içelim” diyesi geliyor resmen.

Bu etkileyici tanışmadan sonra siparişimizi veriyorum.

Mahmut Usta, hem işini yapıyor hem de anlatıyor.

Deri işi yaparmış babası. O da sonra aynı işi sürdürmüş. Babasıyla mezbahalardan deri almaya gittiklerinde oradaki bir kokoreç ustasından yalvar yakar öğrenmiş kokoreç sarmasını. Yıllarca keyfi için, ailesi, dostları için yapmış kokoreçlerini.

Dericilik sektörü darboğaza girince o da etkilenmiş. Şirketini kapatmak zorunda kalmış. Elektrikçilik, çamışırhanecilik ve daha birçok iş yapmış.

Bi gün kendi söylemiyle, “Yahu, benim kolumda altın bileziğim var” demiş; 15 yaşında keyfi için öğrendiği kokoreç 4 yıl önce işi olmuş.

Her zaman dükkânını açamamasının sebebi de istediği gibi kuzu bağırsağı bulamamakmış.

Hikâyeyi dinlerken soruyor usta: “Patates de dilimleyeyim mi?”

Suratımızı ekşitip “Usta, kokoreç yemeye geldik” diyoruz. Tatlı tatlı tebessüm edip, “Ben biraz veriyorum patatesten, ama sonra daha var mı diye istemeyin” deyip servis tabağını önümüze koyuyor. Eee merak bu ya; önce kokoreç, ardından da bi parça patates tadıyorum.

Bi kere şunu söylemeliyim... Pişirme tekniği, içindeki baharatlar, lezzet ve sunumu gerçekten çok güzel. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, bugüne kadar yediğim en güzel patatesi burada yiyorum. Lezzetini anlatmama imkân yok! Müthiş!

Biz yemeğimizi yerken suratlarımızın aldığı şekle ve yaptığımız yorumlara tebessümle bakıyor Mahmut Usta.

Biz istemeden biraz daha patates ikram ediyor. Üç arkadaş, birer porsiyon daha söylememek için göz göze gelmemeye çalışıyoruz.

Kokorece öyle dalmışız ki, içeceklerimize dokunmamışız bile. O en başta “Yahu, neremize yiyeceğiz” diyenleri görmenizi isterdim. Birbirimizden utanmasak tepsiye düşeceğiz neredeyse.

Dedim ya, her şey çok güzeldi.

Mutlu mesut kalkıp ustayla vedalaşıyoruz.

Telefon numarasını veriyor bize, “Eğer gelecek olursanız arayın lütfen” diyor.

Karşıladığı gibi, tebessümle uğurluyor bizi.

Daha Bergama çıkışında, “Ne zaman gelsek acaba?” diye konuşuyoruz aramızda.

Yaşşa usta, ellerine sağlık. Yaptığın işte, yarattığın farkla şahane bir şey yaratmışsın.

Aman ha! Sakın bozma!

Not: Dükkân, akşam saat 18.00 gibi açılıyor. Gitmeden bilgi almanızı tavsiye ederim. 0531 466 66 06

Çağla bademli enginarlı pilav...

Güzel İzmir’e bahar geldi. Her taraf cıvıl cıvıl. Festivaller de başlar artık. Kimse tutamaz beni, dağlara bayırlara atarım kendimi. Siz de durmayın. Fırsat yakalar yakalamaz atın kendinizi dışarı. Hiçbir şey yapamıyorsanız baharın yeşilini sofralarınıza taşıyın.

İşte size şahane bir bahar kokulu pilav tarifi: Çağla bademli, enginarlı pilav...

Hem besleyici hem de ferah bir yemek.

Malzemeler:

l 1 su bardağı pirinç.

l 1 enginar (çanak veya yapraklı olabilir, enginar sapı kullanabilirsiniz)

l Bir avuç (dolu) çağla badem

l 3 kaşık zeytinyağı, tuz, karabiber

Bademlerin orta boy ve büyüklerini ikiye bölün, enginarı kuşbaşı veya julyen doğrayın. Zeytinyağında bir iki dakika badem ve enginarı çevirin. Sonra bir bardak pirincinizi ekleyip pirinç kavruluncaya kadar birlikte çevirin. Normal pilav yapar gibi pirincinize yetecek kadar su ekleyin, tuzunuzu ekleyin ve tencerenizin kapağını kapatın. Pilavınızın pişme süresi kadar pişirin ve ocağın altını kapatıp 5 dakika kadar dinlendirin. Çekilmiş karabiberle servis edin.

Afiyet olsun...

Not: Ben içine bu mevsim pazarlarda çokça rastlayamayacağınız kuzugöbeği mantarı da ilave ettim.