924 sayfalık bir rüya

İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış Paris... Alman işgali sona ermiş. Bunu kutlamak için bir araya gelen Paris entelijansiyasının buluşmasıyla açılıyor Simone de Beauvoir’ın Goncourt Ödülü’nü almış romanı “Mandarinler”. 924 sayfalık bir rüya. Hiç uyanmak istemediğim. Son bir haftam onunla geçti. Yıllardır okuma listemde bekler dururdu ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Nihayet geçen hafta Alfa Yayınları’ndan çıkan yeni baskısını görünce daha fazla ertelemek istemedim. Meğer nasıl bir edebi lezzetten mahrum bırakmışım kendimi onca yıl.

Kadın kimliğimin oluşmasında mihenk taşı saydığım “İkinci Cins” serisiyle başladı Simone de Beauvoir okumalarım. Genç kızlıktan olgunluk çağına uzanan. İçinde varoluşçu felsefe, feminizm olduğu halde kapaklarında utanç verici seksi kadın fotoğrafları vardı o kitapların. Neyse ki sonra kapaklara Beauvoir’ın fotoğrafları konularak bu kapak rezaletine son verildi. Bertan Onaran’ın nefis çevirisinin tadı ise hâlâ damağımdadır. Denemeler, anılar ağırlıklı bu kitapların yeri ayrıdır bende, kütüphanemde. “Mandarinler” ise Beauvoir’ın felsefesini arka planına alan nefis bir roman. Bir kez daha yazar olmakla romancı olmanın farklı şeyler olduğunu fark ettirdi kitap bana. Simone de Beauvoir’ın iyi bir yazar olduğu kadar büyük bir romancı olduğunu da. İki anlatıcı üzerinden ilerliyor “Mandarinler”. Biri tanrı yazar diğeri Anne isimli bir psikanalist. Tanrı yazar, gazeteci - yazar Henri’ye ve çevresine odaklanırken, Anne kendi kadınlık hikâyesini ortak çevreleri ekseninde anlatıyor. Bölümler birbirini tamamlıyor.

924 sayfalık bir rüya

Hikâye Henri’nin kurduğu L’Espoir isimli gazetedeki gelişmeler ekseninde ilerliyor. L’Espoir’ın, Anne’ın kocası filozof Dubreilh’in öncülüğünü yaptığı komünist olmayan bir sol hareket çizgisini savunan SRL adlı sosyalist siyasal oluşumun yayın organı olup olmaması tartışmasıyla başlıyor hikâye. Henri başlangıçta karşı çıksa da maddi zorlukların da dayatmasıyla kabul ediyor. Bu çerçevede gazetenin diğer aktörleriyle tanışıyoruz. Lambert, Vincent, Luc, Sezenac... Dönemin Paris’indeki siyasal atmosferi bütün renkleriyle yansıtan roman kadının varoluş sorununa da ayna tutuyor. “Mandarinler” aynı zamanda çok parçalı büyük bir aşk romanı. Anne’ın Amerikalı sevgilisi Lewis ile olan aşkı. Paule’ün Henri’ye duyduğu bağımlı aşk. Anne ve Dubreilh’in kızları Nadine’in aşkı yakalama çabaları. Henri ve Josette arasındaki çıkar ilişkisi üzerine kurulu aşk... Beauvoir, aşkın hallerini de muazzam çözümlemeler ve nefes kesen bir ritimde anlatıyor aslında felsefi bir manifesto olan bu romanda. Özgürlüğünün peşindeki kadınları, ancak kendisinin yapabileceği kadar büyüleyici bir edebi görsellikte resmediyor.

Bağımlı aşkın en iyi ve en dokunaklı şekilde tarif edildiği bu roman, diğer Parisli kadın karakterlerinin erkeklerle ilişkilerini de bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir derinlikte inceliyor. Bir kadının hayatında aşkın önemini hikâye ederken önceliğin kadın olarak var olmak olduğunu da gerekçeleriyle anlatıyor. Hatta bu olmadan sağlıklı bir ilişki yürütülemeyeceğini de. Edebiyatın tüm mucizelerini kullanarak yapıyor bunu.

Edebiyat magazininde Anne’ın Beauvoir; Dubreuilh’in Sartre, Henri’nin Camus, Amerikalı sevgili Lewis’in de Simone’un büyük aşkı -aynı zamanda bu romanı ithaf ettiği- Nelson Algren olduğu söylense de Simone de Beauvoir hepsini bir gazeteye verdiği söyleşide reddetmiştir. Saçmalık diyerek. Ama okurken benzerlikler bulmaktan kendini alıkoyamıyor insan.

Kabaca “aydın sınıfı” olarak da çevrilebilecek olan “Mandarinler”,  Parisli aydınların savaş sonrası çıkış yolu bulmak için verdiği çabalar,  komünizm eleştirisi, bireyselleşme kaygıları, edebiyat nedir ne değildir tartışması, Nazilerin Fransa’yı işgali, tüm o çekilen acılar, verilen kayıplar, entelektüel çevrenin sanata bakış açısı, bağımsız gazeteciliğin önemi ve son cümlesinde verdiği umutla insana ve hayata dair büyük bir roman: “Mademki yüreğim çarpmaya devam ediyor, bir şeyler için, birileri için çarpmak zorunda. Sağır olmadığıma göre yeniden çağrılar alacağım. Kim bilir! Belki bir gün yeniden mutlu olacağım. Belki de... Kim bilir?”

Özetle... Yazının başında da dediğim gibi, 924 sayfalık bir rüya “Mandarinler”. Yaşamaya yatıp görülen.