Dünyevi yüklerden kurtulmak için

Eklenme Tarihi11.11.2018 - 1:30-Güncellenme Tarihi10.11.2018 - 22:53
Gitmeliyim, gideceğim, bugün olmadı, haftaya derken iki yıl geçmiş Semih Çelenk’in yazıp yönettiği Fırat Tanış’ın oynadığı türkülü gösteri “Gelin Tanış Olalım” sahneye konalı. Sonunda geçtiğimiz perşembe, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nin yolunu tuttum, hala kapalı gişe oynayan oyunu seyretmek için. Salona girip, akşam trafiğinden bezmiş, yorgun halde dünyevi yüklerimin tümüyle oturdum koltuğa, ağır mı ağır.

Beyazlar içinde, çıplak ayak sahnede Fırat Tanış. Bir modern zaman Abdal’ı... Öyle bize bakıyor, yerleşmeye çalışan seyirciye, huzurlu bir gülümsemeyle. Esasen her birimiz kendi hakikatini arayan hikâyeler olarak neler geçmesine neden oluyoruz aklından kim bilir? Az sonra da o bizi bize anlatacak zaten.

Ve oyun başlıyor. 1 saat 20 dakika boyunca birbirinden güzel bilgelik hikâyeleri anlatıyor, onları türkülere teyelliyor. Pir Sultan Abdal ile açılışı yapıyor: “Bir nefescik söyleyeyim / Dinlemezsen neyleyeyim”. Sesi türküdeki gibi ummana dalıyor. Seyir defterinden çıkardıklarını dinlememek, etkilenmemek ne mümkün: “Eksiklik kendi özümde/ Dârına durmağa geldim”. Kendine rıza göstermek zordur, bilen bilir.

Sonrasında sahnenin önüne gelip oturuyor. Yol erbabı olduğumuzu söylüyor Abdal. Hiçbir yere ait değiliz diyor. Hem suyuz hem suya sığmayız. Bu sözlerini Nesimi’nin deyişi izliyor: “Bende sığar iki cihân / Ben bu cihâna sığmazam”. İki cihanı da içimizde taşırken bu cihana sığamamak. Kalpten, ki o kalbin tümünü sesine açarak söylüyor Tanış. Gözlerinde o çok iyi bildiğimiz arada kalma, sıkışmanın gölgeleri.

‘Yol hayattır’

Abdal yanındaki gölgeyle konuşmaya devam ediyor: “Yol esastır, yol hayattır” diyor. Daha ilk dakikadan itibaren yola revan olmuşuz onunla. Yürümeye devam ediyoruz birlikte. Hacı Bektaş Veli alıyor sırayı: “Keramet baştadır taçta değildir / Hararet nardadır sacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil” Bilimsel psikolojinin başlangıcının 1879 olduğunu düşünürsek, savunduğu her şeyi kendi içinde arama felsefesinin 13’üncü yüzyıla uzanması... Bu hayret bir yana kendime ne kadar yakınım, kendi içimdeki kazı hangi aşamada, düşünmeden edemiyorum...

Derken bir hikâye anlatmaya başlıyor Abdal, yanındaki görünmez gölgeye. Elinde büyük bir yakut taşıyan adamın girdiği handa odasını bir hırsızla paylaştığını, ahbap olduklarını, sabaha kadar sohbet ettiklerini sonra adamın uyuyakaldığını, hırsızın sabaha kadar odayı talan ettiği halde yakutu bulamadığını ve durumu sabah adama itiraf edip şu soruyu sorduğunu: “Bakmadığım yer kalmadı, nereye sakladın, n’olur söyle”. Şöyle cevap veriyor adam hırsıza: Ben yakutu senin bakmadığın bir yere koydum. Senin cebine koydum. Kendine bakıyor musun hiç?” Velhasıl Abdal, dedelerinden, büyük büyük dedelerinden anlattığı hikâyelerle, iç görü denen o zorlu sınavdan kaçamayacağımızı, onu vermeden, hakikati bulamayacağımızı bir kez daha vurguluyor. Hemen ardından, Nesimi’ye geçiyor Tanış: “Zerrece tamahım yoktur şu dünya varına / Rızkımı veren Hüdadır kula minnet eylemem”.

Semih Çelenk’in kaleminin kuvvetine, zekâsına hayran olmamak mümkün değil ama Tanış’ın yaptığı da profesyonel bir ezber değil. Elleriyle, kollarıyla, duruşuyla, sesiyle, sözüyle, bakışlarıyla, hayatın içindeki yangından nasibine düşen bütün sızıların getirdiği olgunlukla söylüyor türküyü.

Artık ağlamamak zor. Gözlerimi yaş basıyor, o “Ayrılık hasreti kar etti cana / Seher yeli sevdiğimden bir haber / Selamım tebliğ et kutbi cihana/ Seher yeli sultanımdan bir haber” türküsünü söylerken. Alkışlarla bölünüyor sesi. Şifa verir gibi okuyor, oynamıyor, yaşıyor. Tavrı türküye güç katıyor. Sesi hayata meydan okuyor. Alkışlar dinmiyor.

Katarsisin büyüsü

Oyunun sonuna doğru, gösteriye de ismini veren Yunus’a geliyor sıra... “Gelin tanış olalım / İşi kolay kılalım / Sevelim sevilelim / Dünya kimseye kalmaz”. Bunca yıldır okuyorum, yazıyorum, düşünüyorum, ne kadar tanışım kendime diye soruyorum. Biz bir anlam vermedikçe hiçbir anlamı olmayan hayata? İnsanlara? Bütün o öfkeler, kalp kırmalar ne kadar anlamsız. Tanış olmak varken... Devam ediyor Abdal: “Tanış olmak istiyorsan eğer, karşındakinin gözünün içine bak. Kime hangi niyetle bakarsan ayan olan odur”. Ben ya da başkası. Gözünün içine bakmak, bütün mesele bu. Görmeye gönlü olarak elbet. Oyunun sonunda Fırat Tanış ile birlikte Pir Sultan Abdal deyişini hep bir ağızdan söylüyoruz: “Pir Sultan Abdal’ım gülüm dermişler / Bu şirin canıma nasıl kıymışlar / İster isem dünya malın vermişler / Sensiz dünya malın neyleyim dostum”.

Bütün bir salon ayaktayız. Alkış kıyamet... Ama ne çok ağlamışım. Dertten, kederden filan değil. Katarsisin büyüsü bu. Bütün hayatım boyunca geçtiğim yolları, sorduğum soruları, çabalarımı, değerlerimi sahnede, bu kadar büyük bir aktörün sesinde, gözlerinde görmenin verdiği tarifsiz mutluluk böyle çıkıyor içimden. O dünyevi yüklerimin tümünü oturduğum koltukta bırakıp, kuş gibi hafiflemiş ayrılıyorum salondan. Bir kez daha gitmeliyim, birkaç kez daha belki...