‘Hayat o kadar berbat olamaz’

"Hayat o kadar berbat olamaz diye düşünürüm’ der Orhan Pamuk, “İstanbul Hatıralar ve Şehir” adlı kitabında: “Ne de olsa insan Boğaz’da bir yürüyüşe çıkabilir.” Bu sadece bir tanesi. Her İstanbullunun bu şehirden bir gerekçesi mevcuttur berbatlıklarla başa çıkmaya çalıştığı. Canına tak ettiğinde kendini dışarı atıp ona koştuğu. Bazen berbatlık bizzat şehrin keşmekeşi olsa da tutunulacak bir dalı mutlaka vardır. Aslında çoktur. Herkesin İstanbul’u başkadır. Gözünde taşıdığı aynanın gümüş astarının kumaşına göre değişen. Ben en çok da yazarların İstanbul’unu severim. İstanbul’un kokusunu kitap kokusuna benzettiğimden belki.

Bu hafta yine bir yazarın, bizim meslekteki sıfatıyla “edebiyatın cumhurbaşkanı” Doğan Hızlan’ın İstanbul’unu gezme şansım oldu, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Yayınları’ndan çıkan Çağlayan Çevik’in titiz bir çalışmayla hazırladığı “Benim İstanbul’um” kitabının sayfalarında. “Ahh, nerede o eski İstanbul!” tonlaması gibi bir beklentim yoktu. Zira Doğan Bey, öyle geçmişi yücelten, bugünden şikâyet eden biri değildir. Yaşsızdır, her daim yenidir. Kitabında da bu özelliklerini görüyoruz. Daha da ilginci onun İstanbul’unu kendi alışkanlıkları şekillendirmiş. Kenti bu alışkanlıklar ekseninde yaşamış, gezmiş, anlamlandırmış. Aslında İstanbul’un ona kattığı kadar, o da İstanbul’a değer katmış.

İki teyze, anne ve anneanneden mürekkep çok kadınlı bir evde dünyaya gelmiş Hızlan, 1937 yılında. İstanbul’da neyin nerede iyi olduğunu, farklı semtlere gide gele, teyzelerinden öğrenmiş. Bu öğreti alışkanlıklarını oluşturmuş, alışkanlıkları da onun İstanbul’unu belirlemiş. Doğduğu semt olan Kocamustafapaşa’nın İstanbulluluğunun başladığı yer olduğunu, hayatını şekillendiren semtlerin başında geldiğini belirtiyor. Bahçeli, üç katlı evlerinin balkonunda kitap okurken hatırlıyor kendini ilk. En önemli ritüellerinden biri de ikindi çayı. Çayın yanında ikram edilen kurabiyeler, pastalar. Bunun için inilen semt ise Samatya.

İlk gençliğinin İstanbul’u katıldığı edebiyat matineleri. Eminönü’ndeki Halkevi’nde düzenlenen. Aslında Hızlan, kitap boyu fark ettiğimiz gibi kenti çoğunlukla edebiyat üzerinden yaşamış. Onun İstanbul’unu diğer yazarlarınkinden ayıran en önemli farklardan biri de bu. İstanbul’un en vazgeçemediği yerlerinden biri Beşiktaş. Aslında Beşiktaş’tan yukarı çıkarken uğradığı o iki katlı ev. Behçet Necatigil’in evi. Florya, Kartal, Pendik ve Adalar gibi yazlık muhitlere gittiği olmuş çocukluğunda. Ama bir süre sonra uzaklaşmış oralardan. İstanbul’da tatil demek kütüphanelerde uzun vakitler geçirmek demekmiş artık. İçindeki büyük kütüphanesiyle Beyazıt olmuş Hızlan’ın İstanbul’u, bu kez de kitap okuma alışkanlığının belirlediği.

Hayatı boyunca kulüpçülük, akşamları arkadaşlarla meyhanelerde buluşmak gibi alışkanlıkları olmamış Doğan Bey’in. Gittiği yerleri sevdiği arkadaşlarının uğrak yeri olan semtler belirlemiş. Pastaneler, lokantalar, kitapçılar, sinema, tiyatro, konserler diğer alışkanlıkları. O zaman da Doğan Hızlan’ın İstanbul’u Beyoğlu olmuş uzun yıllar.

Semtlerin çoğunu bir semt adı şeklinde niteleyen Hızlan, oralardan kendisine kalan izlerin dostluklar, gidip geldiği mağazalar, mekânlar, buluşmalar, alışverişler olduğuna da dikkat çekiyor. Bunun istisnası tek bir yer var: Cağaloğlu. Önceleri kırtasiyeleriyle sonra buradaki gazetelerde ve yayınevlerinde geçen iş hayatıyla. Kemal Tahir’in önerisiyle Cumhuriyet gazetesinde sanat sayfasını hazırlamaya başlaması gibi değerli anılarla örnekliyor bunu. Cağaloğlu için “Bugün belki de tek özlediğim yer” diyor. Hürriyet gazetesindeki mesleki yılları için başlayan İkitelli ve Bağcılar dönemi. Uzun yıllardır ikamet ettiği Ataköy. Alışkanlıklarını taşıdığı semtler üzerinden akıp gidiyor Doğan Hızlan’ın İstanbul’u. “Herhangi bir İstanbul dışı seyahatimde daha birkaç saat sonra İstanbul özlemi, İstanbul’da olamamak sıkıntısı çöker üzerime” diyor. Kendini bir İstanbul bağımlısı olarak tanımlıyor.

Hızlan, edebiyattaki İstanbul’unu da bir diğer bölümde anlatıyor. Yazarların, şairlerin tarihçilerin anlattığı İstanbul’u: “Edebiyattaki İstanbul benim için hep Halil İbrahim sofrası gibi olmuştur; eksiksiz, aynı malzemelerin türlü ustalıklarla birkaç kere yeniden işlenmiş halleriyle doludur. İşte o sofraya bir kere oturduktan sonra kalkması o kadar kolay olmuyor. Kaldı ki kim kalkmayı ister böyle bir sofradan!”.

Dumanı tüten yeni kitabı “Benim İstanbul’um” da o sofranın en müthiş lezzetlerinden biri. Kitabı okurken, içindeki İstanbul’da dolaşırken ben de itiraf ettim kendime; hayat o kadar berbat olamaz. İstanbul varken. Edebiyat varken. Doğan Hızlan gibi dillere destan kalem koleksiyonundaki tüm kalemlerden kıymetli, heybetli bir kalem varken...