Melisa Kesmez yazmasa deli olur muydu?

‘Yazmasam deli olacaktım’. Sait Faik’in bu sözünün arkasında koca bir hayat vardır aslında; onun sertlikleri, haksızlıkları, yaşamak mümkünken yaşanamamışlıkları, derin bir kederi ehlileştirme çabası, parasızlık nedeniyle annesine bağımlı olma zorunluluğu belki, anlam arayışı, varoluş sıkıntısı, akıl denen ince çizginin sapma tehlikesine meydan okuyuş, ezeli bir yalnızlıkla hemhal oluş. Sever bizim yazarlar yazmasam deli olacaktım demeyi. Havalı durur. Ama Sait Faik’te durduğu gibi durmaz.

Niye bilmem, hep bembeyaz ipek mendil gibi bir kâğıda saplanmış kurşun kalemin üzerine yerleşmiştir Sait Faik zihnimde. Kalemi ipeksi kâğıdı yazarak işler. O, kalemin zirvesinde, yalnız. Zirve zordur, tekinsizdir, ağrılıdır. Canı yansa da sıkı sıkıya sarılmıştır kalemine Sait Faik, harf döker durur. Bu resme baktıkça büyülenirim; onu okudukça. Yazıya inancım tazelenir. Ara ara açar kitaplarını, okurum Sait Faik’in öykülerini. Okudukça anlarım, sahiden de yazmasa delirecektir.

Melisa Kesmez’de de bunu gördüm. Bu yıl Sait Faik Hikâye Armağanı’nı “Nohut Oda” adlı kitabıyla kazanan. Mayısta verildi ödül. Benim okumam, İletişim Yayınları’nın Kesmez’in tüm kitaplarını yeniden basması vesilesiyle geçen hafta oldu. Önce “Bazen Bahar”ı okudum. Ardından “Nohut Oda”yı. 

“Nohut Oda”daki ilk öykü “Kalanlar”. Bir kedi bir evi nasıl gerçek kılar? Nasıl yaşanılır? Kedi Latife’nin başarısını usta işi bir yalınlıkla anlatıyor Kesmez: “Sanki bir kar fırtınasının ortasında bir dağ kulübesine sığınmıştık Latife’yle ve ikimiz de bu sıcacık kuytuda olmaktan memnunduk (...) Durmanın bilgeliğine ikna olmuştu. Dövüşmekten şikâyet etmekten uzaktı. (...) Yalnızlığı seviyordu, beni de yalnızlığıma alışmaya, onu sevmeye, kendime ait olmaya teşvik ediyordu”.

“Son Bir Çay”... Annesine bağımlı Selim’in onu kaybettiği gün, bir ‘yaslanma olasılığı’ olarak gördüğü eski sevgilisiyle içmeye çalıştığı. Melisa Kesmez’in kalemi beyaz ipek kâğıtta, bir kâğıt kesiğinin sızısını anlatıyor. Selim’in acısını oya gibi işliyor.  Annesiyle göbek bağı kesilmeyen erkekler, “Ben senin annen değilim” çığlığı atan kadınlar. Yazmasan ölürsün sahiden. Melisa Kesmez çok iyi yazıyor.

Üçüncü öykü “Annemin Çadırı”.  Mutsuz bir evliliğin, mutsuzluğu sıradanlaştırmış, evliliğe dahil kılmış kadınının deprem sayesinde, hatta deprem sonrası duvardaki bir çizik marifetiyle, bütün varoluşunu değiştirmesi. Kırmızı bir çadıra kapanıp. Bazen bir küçücük sebep, boyundan büyük sonuçları doğurur. Muazzam bir saçmalık içinden inkârı imkânsız bir gerçeklik çıkar. Kıssadan hisse ise konudan tamamen kopuktur. Bu işleyişi bu kadar iyi yazabilmek için canı yanmış olmalı insanın. Şöyle alevli bir acının içinden çıplak ayak geçmiş olmalı. Sahi, Melisa Kesmez yazmasa deli olur muydu?

“Görüşürüz”, bir baba kız hikâyesi. Bildiğim en netameli aşk türü. Babasına kırgın kız çocukları için yazılmış, serinkanlı bir ağıt. Limonata tadında.

Ve son olarak “Kızkardeşim Handan”. Bu ışıl ışıl beşi bir yerdeyi, bir anne kız hikâyesiyle okurun gerdanına takmayı tercih etmiş Melisa Kesmez. Nohut oda dediği de, onların yaşadığı ev. Nefis bir psikolojik öykü. Hem içi sızlıyor insanın okurken hem sonunda evin bahçesindeki tüm çiçeklerin kokusu sarıyor etrafı. Ta Burgazada’ya kadar...