Müzeyyen olma manifestosu

Eklenme Tarihi14.12.2014 - 2:30-Güncellenme Tarihi13.12.2014 - 23:17

Erkeklerin büyüsüne kapıldığı, kadınların gıpta ettiği bir kadın modeli vardır. Hayatta da, sanatta da zaman zaman karşımıza çıkar ama sayıca çok fazla oldukları söylenemez. İşte o kadınlara, bu hafta gösterime giren, İlhami Algör’ün aynı adlı kitabından esinlenerek Çiğdem Vitrinel’in sinemaya uyarladığı ‘Fakat Müzeyyen, Bu Derin Bir Tutku’dan sonra kısaca Müzeyyen diyeceğiz.
Müzeyyen’i anlatmaya başlamadan önce filmde ilk kitabını yazmakla uğraşan, belli zamanlarda DJ’lik yapan Arif (Erdal Beşikçioğlu) karakterinden söz etmek gerekiyor. Onu gayet iyi tanırız. Hayatının merkezinde bizzat kendisi vardır. Elinin ucuyla dokunduğu, asla adamakıllı kavrayıp sahiplenmediği ilişkiler yaşar. Sonunda kadına şu soruyu sordurur: “Abi sen neden benimle birliktesin?” Nedenini kendi de bilmez esasen. “Bitse de olur, bitmese de” adamsendeciliğiyle yaşar ilişkisini. Ama bir yandan da kafa patlatır sözüm ona, ilişki, kadınlar, ayrılık ve aşk üzerine... Uygulamada kifayetsiz, çok bilmiş bir teorisyendir. Tıpkı bizim yazar adayı Arif gibi.

‘Bir yaşam istiyorsan, çal onu’
Derken günün birinde Arif’in karşısına kafasında bir vesikalık halinde duran o kadın çıkar: Müzeyyen (Sezin Akbaşoğulları). Yaşadığı hayat gibi, yazdığı romanın da başkahramanıdır bu kadın. Onu şöyle tanımlar: “Hiçbir zamana ait değilmiş gibi duran, yetişecek hiçbir yeri yokmuş gibi kayıtsız yürüyen, pencereden giren sabah güneşlerine karşı birlikte uyanabileceğim, hem biraz sokulgan hem alıp başını giden, hem çapkın hem sadık”... Hepsi bu kadar değil tabii. Bir kere kendini seven, bu nedenle de kolayca sevilen bir kadındır Müzeyyen. Kimseyi etkilemeye çalışmaz. Sıcakkanlıdır. Arif gibi adamların tekinsizliğini etkileyici bulur, onları evcilleştirmekle filan uğraşmaz. Maharetli bir oyunbozan olduğundan, daha önceki ilişkilerinde kadınlara paspas muamelesi yapan adamların bütün kalelerini bir gülümsemeyle yıkıverir. Kendine güveni sonsuzdur. Hayata karşı sertleşmeden olanca naifliğiyle meydan okur. Neşelidir ve evet cilveli de... En önemlisi ‘iyi bir kadın’ olmanın çok yorucu olduğuna inanır. Öyle büyük bir iştahla kendini anlatmaz, karşısındaki erkeği etkilemek için klasik kadın oyunlarına haşa tenezzül etmez, o güne dek sevgilisini kıskanma duygusunu tatmamış adamı kıskançlıktan kıvrandırır. Ama bütün bunları hesaplı kitaplı yapmaz. Filmde Arif’in çok iyi ifade ettiği gibi “Bizim buralarda kadınlar, ayıp günah yasak üçgeninde sıkıştırılmış vaziyettedir. Ama öyle görünüyordu ki Müzeyyen bu üçgeni çoktan yırtmış yerine bir şeytan üçgeni yaratmıştı”. Öyle bir kadın düşünün ki kitaplığındaki tek fotoğraf çerçevesinde, zekâsıyla Nietzsche, Freud ve Rilke’nin aklını başından almış, onları kara sevdaya düşürüp ‘çıt’ diye terk etmiş Lou Salome’nin fotoğrafı var. Altında da şu yazı: “Dünya sana hediye sunmaz, inan bana, bir yaşam istiyorsan, çal onu.”

Sonradan Müzeyyen olunmaz
Gel zaman git zaman, ilişkiden sıkılan Müzeyyen’ler günün birinde ansızın çekip giderler, kavga gürültü çıkarmadan, hesap sormadan, suçlamadan, filmde olduğu gibi bazen buzdolabına iliştirilmiş bir notla... Arif’in çocuklar gibi içini çeke çeke ağlamasına neden olarak. Çok ısrar ederseniz en fazla yine filmdeki gibi: “Seninle bir ilgisi yok. Bitti. Sadece bitti,” derler. Ya da “Seni üzmek istemezdim ama kendimden de vazgeçemezdim.” Öyle büyük aşk acıları çekmezler sonra; hiçbir erkeğin canlarını yakmasına izin vermezler.
Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları’nın oyunculuklarıyla göz kamaştırdığı ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ Arif’le Müzeyyen’in aşk hikâyesini anlatıyor ama aynı zamanda bir Müzeyyen olma manifestosu. Erkekler sever Müzeyyenleri. Onları büyütür bu kadınlar. Kadınlar da dediğim gibi gıpta ederler; büyüyünce (!) Müzeyyen olmayı dilerler ama işte maalesef, sonradan Müzeyyen olunmaz.