Salatalık turşusu ve aşk

Yaşar Kemal’in ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’ adlı romanı 1973’te Cem Yayınevi’nden yayımlanır. Roman çıktıktan sonra, hayli kızmış bir halde yayınevine gelir Yaşar Kemal. “Romanda büyük yanlış var” diyerek... Romanın son cümlesi “O güzel adamlar, o güzel atlara binip gittiler”, yazar tarafından birkaç kez tekrarlanmıştır orijinal metnin sonunda. Ne var ki, yayımlanan kitapta, bu cümlelerin teki bırakılmış, diğerleri atılmıştır. Düzeltileri yapan Refik Durbaş bir anlam veremez söz konusu kısaltmaya, zira kendisi atmamıştır. Matbaanın sorumlusu Topal Erdoğan Usta aranır. Ve durum anlaşılır. 16 sayfalık formalar halinde basılan kitapta son cümleyle forma tamamlanır. Yaşar Kemal’in yazdığı gibi birkaç kez tekrarlanacak olursa, iki cümle için en azından yarım forma, sekiz sayfa kâğıt harcamak gerekecektir. Erdoğan Usta’nın gönlü bu israfa (!) el vermez, atıverir son iki “O güzel adamlar, o güzel atlara binip gittiler” cümlesini. Kendisini de şöyle savunur: “Yaşar Abi, anladık yahu, o güzel adamlar, o güzel atlara bindiler, gittiler. Tamam da bunu sekiz on kere söylemenin ne anlamı var”. Şimdi ne desin? Koca kahkahasıyla güler Yaşar Bey.

Bu anekdot, Refik Durbaş’ın geçtiğimiz hafta Doğan Kitap’tan çıkan ‘Edebiyat Anılarda Yaşar’ kitabından... Durbaş, edebiyat dünyamızın usta kalemleriyle ilgili anıları, kendi yaşanmışlıklarının yanı sıra başka yazarlardan alıntılar da yaparak bir araya getirmiş. Durbaş’ın nefis Türkçesi, su gibi akan üslubuyla lezzet küpü bir kitap. İçinde neler yok ki...

1948’de ‘Azizname’yi çıkardığında, kitabında kullandığı bir dörtlük yüzünden zamanın başsavcısı, Aziz Nesin’e ‘hükümeti aşağılama’ iddiasıyla dava açar. Geçim sıkıntısı çeken, öte yandan iki çocuğunu nasıl geçindireceğini düşünen Nesin, bu problemleri hallettikten sonra teslim olmaya karar verir. Saklanır. Polis altı ay boyunca her yerde arar Nesin’i ama bulamaz. Bulamaz, çünkü kütüphanelere bakmak aklına gelmez. Nesin tüm o kaçak olduğu günleri İstanbul kütüphanelerinde mizah çalışarak geçirmiştir.

1952 yılında Ruhi Su, ‘Âşık Veysel’ filminde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. O sıralarda Vatan gazetesinde muhabir olan Burhan Arpad İstanbul Emniyeti’nde Ruhi Su’yu ziyaret eder. “Pijama üstüne palto giymiş, saçları karmakarışık, yüzü tıraşsız, adımları ve bakışları ürkek” Ruhi Su, Arpad’a evde yıkanması için kirli çamaşırlarını verir. Muhtemelen bir kazak, bir pantolon bir iki atlet belki. Ama öyle değildir. Şöyle anlatır Arpad durumu: “Evde bohçayı açtık. Kanlı bir yatak çarşafı vardı. Yıkamadık, sakladık tavan arasında. Sonunda yaktık”.

Elit Kahvesi 1940’larda açılır. Müdavimleri arasında Sait Faik, Avni Arbaş, Ferruh Başağa, Necati Cumalı, Orhan Veli, Behçet Necatigil... Çayın 20 kuruş olduğu küçük bir mekân. Elit’e gelenlerden biri de Cemil Meriç’tir. Artık gözlerinin iyiden iyiye görmez olduğu dönemler. İçeri girer, her defasında masalardan birinin üzerine bir sandalye koyar. Tavandaki ampule 30 cm uzaklıktaki bu sandalyeye oturup okur kitaplarını...

Dokuz yıl yaşayan kırlangıcı esas alarak yazdığı ‘Kehanet 1985’ adlı şiirinde şöyle der Cemal Süreya: “Lokman şair senin hayatın / Yedi kırlangıcın hayatı kadar/ Altısını ardı ardına yaşadın/ Bir kırlangıcın daha var”. Kehanetine göre 63 yıllık bir ömür biçmiştir kendisine. Şiiri yazdığında 54 yaşındadır. Öldüğünde ise 59...

Nâzım’ın Vera’yı etkilemeye çalıştığı günler. Her gün elinde çiçekler, çikolatalarla Vera’yı çalıştığı film şirketinde ziyaret eder. Bir gün Vera’nın çikolata sevmediğini bilen bir arkadaşı dayanamaz çeker Nâzım’ı bir kenara, Vera’nın gönlünü kazanacak tadı söyler. O günden sonra Nâzım, film şirketine çikolata yerine Vera’nın çok sevdiği salatalık turşusu kavanozlarıyla gider. Her biri üç kiloluk.