Halkçı lider!

Halkçılık artık öyle lafla olmuyor. İletişim araçlarının gelişmiş olmadığı ve halkın her şeyden habersiz olduğu dönemlerde halkçılık lafla oldu ama bugün kimse kül yutmuyor.

Artık mezradaki insan bile hemen her şeyden haberdar, olan bitenleri takip edebiliyor ve değerlendiriyor.

Halkçılık nasıl olur? Halkın dertlerine sahip çıkmakla, onlara çözüm üretmekle ve halkın özlem ve beklentilerine cevap vermekle değil mi?

Bu ülkede sol uzun yıllar işçinin, köylünün, memurun, dar gelirlinin, işsizin, kimsesizin, kısaca, ezilenlerin dertlerini dile getirdi ve onlara çözüm üretip sahip çıkacak lider ve kadrolar aradı.

Bulamadığı gibi, bulduk zannettikleri de beklentileri, heyecanları ve hayalleri yıktı! Zira solculuğa soyunan lider ve onların kadroları en ufak bir proje üretmedikleri gibi, halka tepeden baktı, halkın değerlerine sahip çıkmadığı gibi, bilakis, onlara düşman oldu ve bir türlü halkın sosyal, kültürel etkinlikleriyle beraber olup, onunla bütünleşemedi.

Öylesine garip bir ülkede yaşıyoruz ki solun çilekeş, cins kafalarından İdris Küçükömer’in çok yerinde bir tespitiyle: “Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur!” Yani sol, emekten yana olduğunu söylüyor ama emekçiyi, varoşta yaşayanı neredeyse insan bile saymıyor ve onun oyunu kendi, sözde seçkin(!) oyuyla bir tutmuyor!

Aşağılar bir şekilde ve küstahça tavırlarıyla, “Kıllı, cahil, göbeğini kaşıyan adamlar ne ki seçtikleri ne olacak? Olsa olsa, kendileri gibilerini seçerler ve bunlara koca ülkenin idaresi teslim edilir mi?’ derler.

Halkçı geçinip halka tepeden bakanlar, bir gün olsun fakir fukaranın evine gidip hal hatır sormuş mu, onunla ekmeğini bölüşüp dertleşmiş mi? İşçinin nasırlı elini sıkıp, terli yanağını okşayıp öpmüş mü? Bir gecekonduda iftar açmış mı?

Bizde, halktan kopuk, kendi fildişi kulelerinde yaşayan bir kesim, kendine tabi bürokrasiyi de yanına alarak ‘sol’ diye ortaya çıktı. Bir kısım entelektüel solcu olduysa da, bunlar da halka nüfuz edemedi. Halka sirayet edemeyince, iktidarda olamadı ve böylece mostralık olarak kaldı!

Geçenlerde, hayatı solculukla ve sol örgütlerde geçip, özellikle darbeler dönemlerinde bunun bedelini çok ağır şekilde ödeyen, öğretmen emeklisi bir arkadaşla buluşup dertleştik. Aynen şunları söyledi: “Kardeşim, biz solcular seneler senesi emekçiden, fakir fukaradan, kimsesizden, ezilenler yana olup söylem, slogan üretmedik mi? Parasız üniversite, herkese sağlık güvencesi, kimsesizlere sahip çıkalım diye yırtınmadık mı? IMF’de defol diye yeri göğü inletmedik mi?

Bunların hepsini ve hatta daha fazlasını, bizim karşı olduğumuz ve beğenmediğimiz partiler ve onların liderleri yaptı. Bütün bu yapılanları görüp de şimdi, inkâr mı edelim?

Bizim karşı olduğumuz bir siyasi lider, halkın beklentilerine cevap verip, kendisini böylesine sevdirmeseydi, onun bir telefonuyla sokaklara dökülüp ölüme koşar mıydı? Bu güne kadarki onca darbede hangi lider halkına çağrı yapabildi? Ayrıca yapsaydı bile, o liderin peşinde giden kaç kişi olurdu?

Halkçılık, halkla bütünleşmeyle olur. Halkla bütünleşmeyen ve halkın güvenini kazanmayan bir lider yepyeni bir sistemi halka kabul ettirip, halktan yüzde 50’nin üstünde bir oyu talep edebilir mi? Etse de alabilir mi? Aldığına göre, bu, halkına ve kendisine karşı duyduğu güven, özgüven değil de nedir?

Görüldüğü üzere, atı alan Üsküdar’ı geçti ve geçiyor; zaman tünelinde kalan biz solcular kendi derdimize yanalım!”

Doğru söze ne denir?

Demek ki halkçılık neymiş; halka giden yol onun kalıbından değil, kalbinden geçiyormuş. Kalbe hitap edebilmenin yolu da, ona tepeden bakıp incitmekten değil, onu baş tacı ve hoşnut etmekten geçiyormuş.

Nasıl? Bayağı zor, değil mi?