Seneler senesi gariplikler ülkesiydik. Dışarıdan bakıldığında, neredeyse Türkiye’miz bir akıl hastanesinin bahçesini andırıyordu! Bu bahçede dolaşanlarımız zaman zaman doğru dürüst konuşabilseler de çoğu kez yığınla zırvalara tanık oluyorduk.

Düşünün; bu asırda bir toplum, onlarca yıl boyunca bir metrelik bir örtünün kavgasını nasıl sürdürür? Ve bu yüzden toplumu gerer ve yönetenlerle yönetilenleri birbirine düşman eder?
Yine seneler senesi, bir kısım insanımızın doğasını ve doğuştan sahip olduğu melekelerini inkâr edip yasakladık. Öyle ki Kürt kelimesini söyleyemiyor ve yazamıyorduk. Hapishanedeki Kürt çocuğu ile annesi Kürtçe konuşamıyordu. Anne başka lisan bilmediği için evladının yalnızca yüzüne bakıp dönüyordu. Dil olarak, yalnızca karşılıklı ağlamalarına müsaade ediliyordu!
İmam-hatip liseleri kurulduğundan beri hedefte tutuluyor ve Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olarak, bu lise mezunlarının üniversite hakları ellerinden alınıyordu. Sittin senedir ‘o kafa’ya lise dengi olan imam hatip okullarının normal liselerden fazlası var eksiği yok gerçeğini anlatamadık. O kafa ısrarla bu okul mezunlarının yalnız imamlık yapabileceğini ileri sürüyordu.
Halbuki bu okulların kuruluş kanununda, anılan hizmetlerin yanında “Yükseköğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır” denilmektedir.
Ayrıca, onlarca kız imam-hatip Okulu vardı ve bunların mezunlarını imam yapabilmenin imkân ve ihtimali yoktu. Bunu bile düşünmekten acizdiler!
Daha yeni olarak, Danıştay, eskinin uzantısı şeklinde bir karar aldı ve ilahiyat fakültesi mezunlarının, liselere din kültürü ve ahlak bilgisi dersi öğretmenliği yapamayacağını açıkladı. Formasyonu olan ilahiyat fakültesi mezunlarından bu hakkın alınmasının hiçbir haklı sebebi olamaz.
Bu kafaya göre dün de imam-hatip lisesi mezunları ilahiyat fakültelerine ve İslami İlimler Fakültesi’ne giremiyordu. Neyse ki bu aymazlıkları gören bir siyasi irade var ve bunun icabını bakacağını açıkladı.
Ülke insanı olarak sürekli cambaza baktırıldık.
Koskoca bir milletin enerjisini sudan bahanelerle toprağa veren ve onu emperyalistlerin kucağına atıp sömürülmesine göz yuman mahut zihniyete yazıklar olsun!
Hatırlayın: Daha dün Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Yüksek Yargı’nın başları ve MİT müsteşarı hep birbirinden ayrı istikametlere ve hatta birbirlerine kontra giderlerdi.
Halkı birbiriyle ve devletiyle, devleti halkıyla ve yöneticileri birbirleriyle kavgalı olan bir yapının sağlıklı olmasından bahsedilebilir mi?
Yöneticilerimizi bir arada görmeye o kadar uzağız ki normalleşmeye doğru gittiğimiz bu günde bile onları bir arada gördüğümüzde hayret ediyor ve “Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanı’nın yanında ne arıyor?” diyebiliyoruz! 
Olması gerekeni tuhaf karşılayan algıların esiri olduk.
Ne tuhaf!