Çözüm sürecinin dört riski

Çözüm süreci devam ediyor ve başarı şansı hala çok yüksek.
Çözüm süreci, her şeyden önce bir “devlet projesi”. Türkiye ile Kürtler arasında, içeride barış, dışarıda işbirliğine dayanan; “demokrasi, ekonomi ve güvenlik boyutları” ve ulusal, bölgesel, küresel ayakları olan bir işbirliği projesi.
Birlikte güçlenmeyi amaçlayan bir proje.
Bu projeyi götüren aktörlerin başarı için iradeleri ve istekleri hala güçlü.
En önemlisi de, çatışmanın, ölümün, cenazelerin olmadığı ortam devam ediyor.
Toplum da sürece destek veriyor.
Bununla birlikte, sürecin giderek provokasyonlara ve risklere açık ve kırılgan olmaya başladığını görmeliyiz.
Reyhanlı’da yaşanılan Cumhuriyet tarihinin büyük terör eylemi;
Gezi Parkı protestosuyla başlayan kutuplaşma ve güvensizlik ortamı;
Cizre ve Lice’de yaşananlar;
Başbakan’ın, PKK’nın çekilme oranının %15 olduğunu, bu nedenle de, demokratik reform adımlarını atmada istekli olmadığını açıklaması;
Tüm bu noktalar bize çözüm sürecinin riskli ve kırılgan yapısını gösteriyor.
Dahası, çözüm sürecine ciddi zarar verebilecek riskler de var.
En az dört riskin altını çizebiliriz.
Birincisi, Gezi Parkı protestosu sonrası Türkiye’nin seçim sürecine sokulması. İyi ve demokratik toplum yönetimi yerine, Başbakan ve Ak Parti’nin sandığı ve seçimleri tercih etmesi. Türkiye bu kadar erken seçim sürecine sokulmamalı. Temmuzdan Mart 2014’e kadar uzun bir zaman diliminde yaşanacak bir seçim süreci, sert rekabet, rakibi ötekileştiren dil, çözüm süreci başta olmak üzere, tüm Türkiye’yi manipülasyonlara kırılgan hale getirir.
İkinci risk, Suriye, Irak, şimdi de Mısır olmak üzere, Arap Baharı sürecinde yaşanan kırılmalar ve çatışmalarla ilgili. Türkiye’nin çok dikkatli olması gereken bir dönemdeyiz. Bir devlet projesi olarak çözüm süreci, bir boyutuyla, Arap Baharı’yla başlayan değişim ve dönüşüm sürecine verilen bir yanıttı. Çözüm sürecinin başarısı, Arap Baharı sürecinde Türkiye’yi ve Kürtleri güçlü kılar. Seçime giden Türkiye ise, hem çözüm süreci, hem de Arap Baharı noktalarında kırılgan ve riskli hale gelir.
Üçüncü risk, içerde yeni anayasa yapımından, dışarıda da AB’den ve Batı’dan uzaklaşan, dolayısıyla, “içine kapanan bir Türkiye” olasılığının ortaya çıkmasıdır. Çözüm sürecinin başarısı herkes için demokratik reformu ve eşit vatandaşlık anlayışını şart koşuyorsa, yeni anayasa bunun için en uygun zemin, AB çıpası da en etkili araçtır. Her ikisinden de uzaklaşan ve içine kapanan bir Türkiye’de, demokratik reform yapmak pek mümkün değildir. Hele bir de, seçim süreci başlatılmışsa.
Dördüncü risk, Türkiye’nin yaşadığı kutuplaşma, cepheleşme ve farklı olana güvensizlik sorunlarının giderek derinleşmesidir. Bu sorunların çözülmesi için büyük bir fırsat olan çözüm süreci, bu sorunlar tarafından rehin alınabilir.
Tüm bu riskler bizi şu gerçeğe götürmektedir: Bugün gerekli olan seçim değil, aksine, iyi ve demokratik toplum yönetimidir. Seçim başarısı, aynı olanlar arasındaki ilişkide bir rahatlama getirebilir. Ama, çözüm süreci başta olmak üzere, Türkiye’nin karşılaştığı riskler, farklı kimlikler arasındaki ilişkiyi iyi ve demokratik yönetmeyi gerekli kılmaktadır.
Kendi mahallesinde güçlü olmak mı, toplumsal rızayı alarak toplumun lideri mi olmak? Yapılacak tercih çok önemli...