Vicdanı ölen Türkiye

7 Ekim 1978; Ankara, Bahçelievler semtinde bir evde, yedi Türkiye İşçi Partili genç oturuyorlardı. Biraz sonra vahşice katledileceklerinden haberleri yoktu. Evleri basıldı. Hepsi öldürüldü. Gencecik insanlara katiller gözlerini kırpmadan kıydılar. Boğulmuş cesetleri bulundu. Katillerine bir şey olmadı.
1 Şubat 1979; işinden çıkmış evine geliyordu. Pusu kurmuşlardı. Arabası durunca, yaklaştılar, kurşun yağmuruna tutuldu. Abdi İpekçi öldürülmüştü. Bir cana kıyılmış, 1980 darbesi süreci başlatılmıştı. Arkasında gözü yaşlı ailesini ve insanları bıraktı.
24 Ocak 1993; sabah evinden çıktı. Son kez çocuklarına ve eşine baktığını bilmiyordu. Arabasına bindi. Çalıştırdı. Bomba büyük bir gürültüyle patladı. Uğur Mumcu öldürülmüştü. Parçalanmış bedeni tüm Türkiye’yi ağlattı. Türkiye, bu cinayetle büyük bir istikrarsızlığa itildi. Suikastlar devam etti. İnsanlar hunharca öldürüldüler.
Daha nice suikastlar, siyasi cinayetler, faili mehuller, bombalamalar, katliamlar... Maraş, Çorum, Madımak; ölümlerini bekleyen insanlar; çocuklar, kadınlar, yaşlılar...
Kürtler, Aleviler, kadınlar, başörtülüler, gençler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, eşcinseller, farklı olanlar; öldürüldüler, ötekileştirildiler, sürüldüler, dışlandılar.
Bu yok etme, işkence ve dışlama anları-dönemleri, vicdan, adalet, hakkaniyet duygularının bittiği anlardı. Vicdansızlığın, Türkiye siyasi tarihine, modernleşmesine damgasını vurduğu anlardı.
19 Ocak 2007; gazetesine dönüyordu. Beyaz bereli birisi arkasından yaklaştı. Sonradan sorgusunda “tanımıyordum, kim olduğunu bilmiyordum, iyi biri olduğunu öğrenince üzüldüm” diyen biri. Elindeki tabancanın kurşunlarını tanımadığı bir insanın kafasına boşalttı. Hrant Dink, o büyük insan, o koca yürek, ellerini kaldırdı, “Niye” dercesine ve yere yıkıldı. Pabucundaki delik, kendisini eleştirenleri bile konuşmasındaki sıcaklığıyla yumuşatan sevecenliği, seni kemiklerin kırılırcasına kucakladığı zaman yüzündeki sıcaklık ve iyi niyet, o gün öldürüldü.
O gün, aslında, Türkiye’de vicdanı öldürüldü.
Yüz binler Hrant’ın cenazesinde sessizce yürüdüler. Adalet istediler. Ama, o adalet hala gelmedi. Hrant’ın öldürülmesi, vicdanın öldürülmesinin de simgesiydi.
İkisi de 17 yaşındaydı. Gencecikken, çocuk yaşta öldürüldüler.
Biri, yaşı büyütülerek, yaşlı darbeciler tarafından idam edildi.
Diğeri, tanımadığı insanlar, sopalı canavarlar tarafından dövülerek öldürüldü.
13 Aralık 1980; Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi. Erdal Eren, 17 yaşındaydı. Yaşı darbeciler tarafından büyütüldü. İdam sehpasına çıkarıldı. Asıldı. Çocuk yaştaki bedeni titrerken, Türkiye’nin vicdanı da son nefesini veriyordu. Türkiye’nin vicdanı bir kere daha darbecilerin vicdansız kararlarıyla öldürülmüştü.
13 Haziran 2013; Eskişehir. Eli sopalı canavarlar, hiç tanımadıkları bir çocuğu, öldüresiye dövüyorlardı. Sopalarını bir çocuğun bedenine, başına indiriyorlardı. Tanımadıkları bir çocuğu öldürmek istiyorlardı. Ve sonunda öldürdüler. Yaşı 17. İsmi, Ali İsmail Korkmaz. Çocuk bedeni dayanamıyordu dabelere. Sonunda, bir hastane odasında hayata gözlerini yumdu.
O güleç yüzüyle hatırlanacak, Ali İsmail. Ve hatırlandıkça, Türkiye utanacak. O eli sopalı insanları salıverenler, yargı utanacak. Dövülürken niye dövüldüğünü bilmeyen bir çocuğun ölümü üzerine bir satır bile yazmayanlar, bir rahmet okumayanlar utanacaklar.
17 yaşında, dövülerek, asılarak öldürüldüler. Türkiye’nin vicdanı, Erdal ile asıldı, Ali İsmail ile dövülerek öldürüldü.
17 yaşında hayata veda eden iki genç.
Türkiye’nin ölen vicdanının iki simgesi daha.
Hrant gibi, diğerleri gibi.
17 yaşındaydılar... Ölüme üzülmeyenler, Ali İsmail’in güleç yüzüne bir kere baksınlar.
Üzülmeyenler, 17 yaşında darbeciler tarafından idam sehpasına çıkan Erdal Eren’in yerine kendilerini bir an koymaya çalışsınlar.
Hrant’ın o güzel ve sıcak sesini bir an duymaya çalışsınlar.
Darbelerden, vesayet rejiminden çıkıyoruz.
Ama, Türkiye’nin, vicdanı ölen bir ülke anları hala devam ediyor.