Güz sancısı

Eklenme Tarihi16.09.2018 - 1:30-Güncellenme Tarihi16.09.2018 - 1:27
12 Eylül’ün yıl dönümü geride kaldı.

Nedense çok üzerinde durulmayan bir haber ise 12 Eylül’ün geride kalmadığını gösterir gibiydi.

Milliyet’te, Türker Karapınar imzalı haberde, Türkiye’nin AİHM’ye kritik bir savunma gönderdiği anlatılıyordu.

***

AİHM’ye giden süreç, hak ihlallerini tespit etmekten pek hoşlanmayan yargının garip kararıyla başladı.

Meşhur 2010 referandumunun en önemli vaadi, 12 Eylül darbecilerini koruyan Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılarak yargı yolunun açılmasıydı.

Aynı referandumla yapısı baştan aşağı değişen yargıya göre ise bu madde zaten anlamsızdı.

Yargıtay, yıllar sonra darbeci Kenan Evren davasında, bu maddenin aslında yargılamaya engel oluşturmadığını, bu nedenle suçların zaman aşımına girdiğini karar altına aldı.

Anayasa Mahkemesi, bununla yetinmedi, asıl suçun bugüne kadar yargıya başvurmayan mağdurlarda olduğuna hükmetti.

Yargımıza göre, mağdurlar hak aramadığından, darbeciler ve işkenceciler yargılanmamıştı.

İşte o mağdurlar AİHM’ye başvurdu.

Karapınar’ın haberi ise cezaevlerinde işkence gören emekli öğretmen Sait Özdemir’in başvurusuyla ilgili olarak Türkiye’nin yaptığı savunmaydı.

***

Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan, Türkiye’nin resmi 12 Eylül savunmasındaki görüşler enteresan.

Savunmaya göre, geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla askeri tahakküm de artık geride kalmıştı.

Darbenin olduğu tarihte zaten AİHM yoktu.

Mağdurlar, işkence eylemlerine ilişkin zamanında şikâyette bulunmamıştı.

Ve hatta ulusal makamlarla etkili iş birliği yaparak, işkenceden şikâyetçi olmamıştı.

Zaten darbecilerin yargı önüne çıkartılması cezalandırılmalarından bile önemliydi.

Ama maalesef zaman aşımı dolmuştu, yapacak bir şey yoktu.

İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktu ama tek bir kesime karşı işlenmediği için 12 Eylül bu kapsamda değildi.

Kısacası, herkesin işin aslını bildiği ama olanları kitabına uydurduğu olaylardan sadece biri.

***

Bu savunmaya göre, Erdal Eren’in 17’sinde asılması mühim değil.

İlhan Erdost’un Mamak’ın bahçesinde dövüle dövüle öldürülmesi, Kamber Ateş’in annesiyle kendi dilinde bir kelime olsun konuşamaması, koğuşta baktığı kuşun kanadının kopartılması, Diyarbakır Cezaevi’nde yüzleri dışkının içerisine batırılanlar, her sabah Ankara ayazında işkenceden geçirilen kadınlar, Cemil Kırbayır’ın işkencede öldürülüp kaybedilmesi, Cumartesi Annesi Berfo Kırbayır’ın ölene kadar oğlunu beklemesi mühim değil.

Ruhların üzerinde gezinen postallar, marşlar, bir köpeğin önünde selama durdurulan insanlar.

***

O insanlar için askeri tahakküm, devletin bunları yapanları korumasıdır.

Elleri soğumasın diye onların kollarına taktığı altın saattir.

Muteber insanlar olarak yaşamlarını sürdürmeleridir.

12 Eylül’de kurulan, düşman ilan edilenlerin hukuksuzca yok edilebilmesi sistemidir.

İstediğini hain, terörist, bölücü ilan edip, fişlemesidir.

Ancak hesap vermeleri bu zalim sistemin bitmesi anlamına gelir.

Böyle mi oldu peki?

Devlet Mezarlığı’na gömüldü darbe lideri, huzurevinde huzurla yatıyor işkenceciler. 

Emirlerini zevkle uygulayanlar durmadan terfi ettiler.

Fonda bir kahramanlık marşı, bomboş bir, “Vatanı kurtardık” sloganının arkasına gizlenmiş, bayrağı siper yapmış, insanlığa karşı suçlu insanlar.

Kalplerdeki o büyük yara, nesilden nesle aktarılacak ve maalesef kapanmayacak.

Bu ülkenin ancak ve ancak zalimden gönüllü biçimde hesap sorduğunda güneşe çıkabileceğini anlayacakları güne kadar.

Etiketler