Birtan Altınbaş 1991’de işkenceyle öldürüldüğünde Hacettepe Üniversite öğrencisiydi.
Öldürülmesi, gözaltına alınması, devlette işe girememesi “meşru” görülenlerden.  

Öldürenler ise 12 Eylül dönemindeki işkence faaliyetlerinden dolayı “altın saatliydi”.
Ve soruşturması görev alanında olmamasına rağmen büyük hevesle üstlenen DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel.
Deliller kaybedildi, yargılanmalarına yıllarca izin verilmedi. 
Devlet görevlileri “yedirilmezdi”.
1998’de Danıştay kararıyla, uzun inatlarla açılan davada, uzun yıllar sonra işkence kanıtlandı.
Yüksel, ceza alan polisleri bu kez de cezaevine kendi arabasıyla götürecekti.
İşkencecilerin korunmasının ise sözü bile edilmeyecekti.
Yüksel’in ağırlıklı işi işte böyle gençlerdi, bir de kamuoyunu yakından ilgilendiren olaylarda hemen başlattığı “incelemeler”. 
Hep “doğru” yerdeydi.
Bir kez, sadece bir kez anlayamadı “sistemi”.
***
Haziran 1999’da Fetullah Gülen’in devletin nasıl ele geçirileceğine yönelik konuşması yayınlandı televizyonda.
Ertesi gün Yüksel, “İnceliyorum” dedi. 
Gülen ise çoktan ABD’ye gitmişti. 
Yüksel, gıyabi tutuklama istedi.
Avukatları ise Gülen’in tıbbi zorunluluk nedeniyle ABD’ye gittiğini bildirdi. 
Koroner kalp hastalığı, şeker, hipertansiyon nedeniyle çok önceden ABD’den tedavi için davet almıştı. 
Ve hâlâ “şifa” bulamamıştı. 
Avukatlara göre örgüt kurduğu iddiaları saçmalıktı.
Gülen, “Alperen” olarak sadece fedakârlık yapmayı öğütlüyor, ilham alanlar bir araya geliyordu. 
Verilen tutuklama kararı kısa sürede kalktı. 
Ancak Yüksel kararlıydı.
Gülen hakkında dava açtı, ikinci aşamada ise planına göre Gülen’e bağlı kurumlar olacaktı. 
İddianameye göre örgüt, devletin tüm kadrolarına sızacak, yürütme ve yasama ile yakın ilişki kuracak, hedefine yürüyecekti.
Ve zaten devlete çoktan girmişti.
Yüksel’e göre bu hedefin önünde tek engel vardı; Türk Silahlı Kuvvetleri.
Ve orada da uzun yıllardan bu yana sorular çalınmıştı. 
İddianamede, S.Ö. adlı tanığın 1989’da Deniz Harp Okulu sorularını kendisine verdiklerine yönelik beyanları vardı. 
Ve Gülen’in sözleri:
- Bizim için orta yol yok. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe. Ya cesetlerimizi kuzgunlar parçalar, ya da tutacağımız yeri tutarız.
- Anayasal güç ve kuvveti cephemize çekinceye kadar atılacak her adım erkendir.
***
İlk duruşmada avukatların elinde eski cumhurbaşkanlarından başbakanlara, genelkurmay başkanlarından bakanlara kadar uzanan, Gülen hakkında övgü dolu sözlerin yer aldığı bir dosya vardı.
Yargılama sürerken ise “skandal” patladı.
Kemalist kimliğiyle bilinen bir dernekte yapılan aramada nasılsa Yüksel’in “görüntüleri ele geçirildi”.
Ortalık birbirine girdi.
Yüksel, devre dışı kalmıştı, bir devir kapanıyordu, adaletten söz eden ise sadece “düşman” gördükleri vardı.
Ankara 2 No.lu DGM’de görülen dava Şartla Salıverme Yasası kapsamına alınarak ertelendi.
Gerekçeli karar enteresandı.
Gülen’in ABD’ye tedavi için gittiği süreçte hasta hasta örgüt yönetemeyeceği belirtiliyordu, örgüt varsa bile faaliyetlerinin 1999’da bittiği için davanın erteleme kapsamına alınması gerektiği. 
2003’te verilen erteleme kararı yeterli gelmemişti.
2006’da Gülen’in avukatları beraatini istedi. 
***
Mahkeme önce Emniyet Genel Müdürlüğü’ne sordu.
Hayır, böyle bir örgüt kayıtlarda yoktu.
Sonra tam 31 emniyet mensubu örgütün olmadığına dair tanıklık yaptı.
Aksine, Gülen radikal İslamcılar tarafından tehdit ediliyordu. 
Beraat etti.
Laiklik hassasiyeti sürekli gündeme getirilen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2007’de oybirliğiyle onama kararı verdi.
Aynı yıl, aynı daire, taş atan 11-12 yaşındaki çocukların devleti yıkacak nitelikte suç işlediğine de karar verecekti. 
Beraat kararını Yargıtay’a taşıyan savcı ise bir ses kaydıyla sürgüne gönderilecekti.
Ertelemeden sonra gelmeyen Gülen, beraatten sonra da Türkiye’ye dönmedi.
***
Dönmedi ve 2007’de soruşturmalar başladı. 
Ergenekon, Balyoz ve diğerleri.
Danıştay, Hrant Dink, Malatya Zirve cinayetlerinin dosyalarına eklenen garip isimler.
Gözaltı dalgaları ve “dokunanın yandığı” korku imparatorluğu.
Yıllarca emek verilen faili meçhul davaların içi boşaltıldı, içi bambaşka biçimde doldurulan “demokrasi mücadelesi”.
İnsanlar öldü, yıllarını, hayatlarını yitirdi. 
Tek merkezden gelen haberleri yazmayanlar tehdit edildi.
Adalet Bakanlığı dudak bükerek tüm itirazları gerekçesiz reddetti. 
HSYK korsan ilan edildi.
Zekeriya Öz kahraman.
Cezaevinden çıkabilen, çıkabildiğiyle kaldı.
İktidar savaşı bozana kadar oyunu, Türkiye bütün bunlara çoktan alışmıştı.
***
Gezi yaşandı, çocuklar öldü, sokaklarda kalpleri kaldı.
Kimse dinlemedi, anlamadı.
Bütün hayatı boyunca sokağa çıkanları “terörist” sayan Yüksel de “anlamamış” bir kitapla sokağa çıkanları alkışladı.
Çok değil 3 yıl sonra, Yüksel’in itinayla koruduğu bazı polislerin çok yakınları 15 Temmuz darbe soruşturmasında FETÖ ile ilişkilendirilip tutuklanacaktı. 
Garip bir ülkeydi burası.
Birkaç yılda değişen onca şey ve tabelası henüz indirilen Hainler Mezarlığı.
Ve bütün bu zaman içinde bir arada yaşayabilme umudunu soldan, sağdan “Bu kez olsun” diye haykıranlar.
Adalet, eşitlik peşinde koşanlar.
Suçluların hesap vermesini talep eden, işkenceye suçlunun kim olduğuna bakmadan karşı çıkanlar. 
Uçağa, tanka, ölüme karşı koyabilen, halkı bombalayanların zavallılığını duraksamadan söyleyebilen ama kimseyi tehditlerle hedef göstermeyen ve her dönem mutlaka hedef gösterilen insanlar da var.
Ve her biri iyi ki var.