İzzettin Hoca ve sonrası

10 Ekim Ankara katliamı, İzzettin Hoca’nın gözleriyle kazındı tarihe. Feryat eden yaralı eşi Hatice, önlerinde kaybettiğini bildiği kızı Başak Sidar, kız kardeşi Nilgün. 107 kişinin can verdiği Ankara Garı önünde İzzettin Çevik’in boş bakışları...

Cenaze defnedilip, kalabalık dağılıp, kapılar kapandıktan sonra bir başka zaman işlemeye başlar karanlık evlerde.
Akrep ve yelkovan işlemez, akşam daha bir geç olur, sabah hiç.
Bazen bir şehit evidir zamanın akmadığı, bazen bir çocuk, bazen anne, bazen baba.
Hayatta kalan olmanın o derin pişmanlığı.
Çıkmayan sesini duysunlar yalnızlığı.
* * *
10 Ekim Ankara katliamı, İzzettin Hoca’nın gözleriyle kazındı tarihe.
Feryat eden yaralı eşi Hatice, önlerinde kaybettiğini bildiği kızı Başak Sidar, kız kardeşi Nilgün.
107 kişinin can verdiği Ankara Garı önünde İzzettin Çevik’in boş bakışları.
4 ay önce yaşanan katliamla ilgili soruşturma dosyasının kapağı kapalı.
Tıpkı Suruç gibi, canlı bombaların kimliği belirlenince bitiyormuş gibi her şey, yok ortada “kokteyl” adını verdikleri terörün gayet “sek” payandaları.
* * *
4 ay geçti.
İnanın, 4 ay bizimle katliamdan kurtulanlar için aynı sürede geçmedi.
Katliamda gözünün önünde kızını ve kardeşini kaybeden İzzettin Hoca anlatsın:
“Olaydan sonra neler mi yaşadım? Yaşamak ile hayatta kalmanın ne kadar farklı olduğunu ilk kez özümsedim.
Artık iki parçanız olmadan nefes almaya, beslenmeye çalışıyorsun.
Bir saniye içinde eksilen hayatınız ile ‘normal’ davranmaya çalışıyorsun, sizin dışınızda hayat aynı şekilde akıyor.
Politikacılar, bulunduğu yöndeki dili kullanmaya devam ediyor.
Komşunuz size bir içten sarılmadan sonra akşam sineması izliyor.
Gazeteciler, günlük işleri için yeni fenomenler bulmuş oluyorlar.
Akrabalarınız ilk şoktan sonra bazıları biraz vicdan azabı yaşasa da genelde bu durumdan ne gibi avantaj çıkarırım hesabı ve davranışını gösteriyorlar.
Trafik, borsa, nehir, güneş, ay hepsi aynı şekilde akıyor ve geçip gidiyorlar.
Ama ben, kadınım, çocuklarım hatta kardeşlerim. Kız kardeşim Nilgün’ün çocukları, eşi eski biz değiliz ve maalesef artık asla olmayacağız.
Ve bilinciniz (ah o bilincim) yerinde olduğu sürece hep eksik uzuvlarını (parçalarını) yokluyor, eksik olduğunu anlıyorsun, suçluluğun ağır yükü altında ancak çaktırmadan ağlıyorsun.
Hele bir de bir annenin yaralı oluşunu ve 23 yıllık kızının sayıklayarak inleyişini dinleyip, dayanılmaz acısına tanık oluyorsun ve de ona sarılıp uyuman gerekiyor. Ne mi yaşadım?”
* * *
İzzettin Çevik Suruçlu.
Daha küçük yaşta babası 12 Eylül rejimi tarafından çalışmaya gittiği İskenderun Demir Çelik Fabrikası’ndan atılınca, çalışmaya başladı.
Kaybettiği kardeşi Nilgün’le birlikte 6 kardeşi vardı.
Bir yandan okul okumaya çalıştı.
Ama aile de bir yandan baba mesleğini sürdürüyordu, emek, demir-çelik, sanayi.
Bir yandan kardeşleriyle bir firma kurup, bir yandan ekmek parasını başka işlerden kazandı.
Bundandır ki kaybettiği kızı Başak Sidar mühendis olacaktı.
Özel eğitim öğretmeni oldu İzzettin Çevik.
Zihinsel engelli çocuklara memleketinde eğitim vermeye başladı.
Eşi ve kardeşleri aile şirketinde, kendisi okulda çalışıyordu.
Ankara katliamına kadar, biriktirdikleri her şey, sonunda bir yola giriyordu.
Şirketleri ayakta kalmış, çocukları büyüyordu.
Peki şimdi mi?
Yine İzzettin Hoca, geçen 4 ayı ve geriye ne kaldığını anlatsın:
“Şu an ne mi hissediyorum. Her gün bir cehennem. Yolda, kitap okurken, alışverişte, hal hatır sorulurken, tuvalette, rüyada. Hep çocuğunu ve o anki vahşeti yaşıyorsun. Zaman geçtikçe tüm vücuduna, hücrelerine acı ve ağrı çöküyor.
Sevdiğiniz bir şeyi yiyecekken, genç bir kadını gördüğünde, bir şeyden bahsederken; ‘Kızım Sidar’ diyorsun.
Adaletin üstünde gizlilik kararı var.
Benim dosyam benden, avukatımdan gizleniyor.
Raporum daha bitmeden üç hafta önce okula başladım.
Şimdi sınıfa giriyorum ve çocuklarım beni idare ediyor. Okulda mesai arkadaşlarım hep idare etmekteler, sağ olsunlar.
Sidar’ın kardeşleri Mustafa Serhat, Dicle Sarya’ya sarılıyorum.
Eşim Hatice; küçük ve büyük ailemin mendirek direği. Firmamızın muhasebe sorumlusu, ailemizin herkese yetişmeye çalışan ‘yabancı gelini’. Haftanın 6 günü işyerine gitmese olmazdı. Kulakları eskisi gibi değil. Sol gözü artık pek göremeyecek. Ama en önemlisi yüreği.
En kötüsü bende sadece ufak tefek yanıklar olmuştu, bir şey kalmadı. Siper olmalıydım, ben ölmeliydim, olmadı. Bir babaya en çok bu koyar ya, bana bir şey olmadı.”
* * *
“Yaşarken” doya doya, artık sadece “hayatta kalan” İzzettin Hoca, ölümlerle dolu bir sürecin başlangıç noktasındaki mağdurlarından sadece biri.
Şimdi onlarca yatak, yüzlerce fotoğraf, şimdi onlarca gömlek, binlerce anı, gözü yaşlı.
Büyük seslerin ardından kapatılmış, açılmayacak o kapı.
Herkes kendi yalnızlığında saklı.
Bir gün tarih durup da sakince yazılırken anımsayın:
Gülen yüzler bitmeden, kış daha gelmeden, o güneşli sonbahar gününde patlayan bombalar, o katliamdan hemen sonra gölgesinde yaşanan onca ölüm yani Ankara katliamı vardı.
Orada ölen insanlar, yakınlarının ölümüyle bir daha anımsanmayacak olan hatıraları.
Anımsayın.
Anımsamak ve vazgeçmeden ne olduğunu anlatmaktır kardeşlik, üzeri aşınmış kapalı kapıları.