TAPINAK YUTAN AĞAÇLAR

29 Ağustos 2015

Kamboçya’daki Angkor Parkı’nda ‘yaşayan’ 100 - 200 yıllık ağaçların gerçek üstü görüntüleri insanı büyülüyor

Yıllar yılı yeryüzünü hayranlıkla arşınlarken, bazen insanoğlunun mimari şaheserler inşa etme yeteneğine alkış tuttuğum; bazen de doğanın saf mükemmeliyetinin, görkeminin nefesimi kestiği yerler gördüm...
En son seyahatimdeyse her ikisini buluşturan mistik ve çok etkileyici bir ortamı görme şansım oldu: Kamboçya’daki Ta Prohm Tapınağı!
Burada dolaşırken kendimi adeta J.R.R Tolkien’in Orta Dünya evreninde ‘Entler’in arasında hissettim! Asırlar öncesinden kalan kocaman tapınakları adeta yutmuş gibi görünen devasa ağaçlara bakarken bu manzaranın günümüze ve dünyamıza ait olduğuna inanmakta zorlanıyor insan.
Ta Prohm Tapınağı 12’nci yüzyılın sonlarında Khmer Kralı 7’nci Jayavarman tarafından yaptırılmış. Khmer İmparatorluğu, 9’uncu yüzyıldan 15’inci yüzyılın başlarına kadar Güneydoğu Asya’da; şu anki Laos, Tayland, Vietnam, Myanmar ve Malezya topraklarında egemenlik süren bir imparatorluk. Ve o dönem imparatorluğun başkenti olan Angkor, günümüzde 400 km2’lik bir alana yayılmış olan, Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan arkeolojik bir park...
Angkor, içindeki yüzlerce tapınakla Kamboçya turizminin can damarını oluşturuyor. Yılda iki milyonu aşkın turist Angkor Tapınakları’nı görmek üzere Siem Reap şehrine geliyor.
Hepsini 1 - 2 günde gezmeniz mümkün değil. En önemlilerini tavsiye etmem gerekirse Angkor Wat, Ta Prohm, Angkor Thom ve Bayon derim ben.
Yaşları 100 - 200 arasında
Bir günlük giriş bedeli 20 dolar, tapınaklara girmeden önce fotoğrafınız çekiliyor ve biletin üzerine basılıyor. Ta Prohm’a ve ihtişamlı ağaçlarına dönecek olursak...
Bunlar ‘Tetrameles Nudiflora’ türü ağaçlarmış. Güneydoğu Asya ülkeleri ve Kuzey Avustralya’da yaşıyorlarmış. Evet özellikle ‘yaşıyorlar’ diyorum çünkü bence geceleri canlanıp hareket ediyordur bunlar!
Boyları 30 - 40 metreye uzanıyor, köklerini 10 metrelik alana yayabiliyorlarmış. Buradaki ağaçların en az 100’le 200 yaş aralığında olduğu düşünülüyor. Elleriyle kollarıyla tapınakları sarmış sarmalamış, doğanın mutlak zaferini gözler önüne sermiş gibi duran bu ağaçların gerçeküstü görüntüsü Hollywood yapımcılarını da büyülemiş.
Filmdeki mekanlar
Ta Prohm Tapınağı, 2001 yılında ‘Lara Croft: Tomb Raider’ filminin çekildiği mekanlardan biri. Yapım, başrol oyuncusu Angelina Jolie’nin kariyerine de, hayatına da, Kamboçya’nın turistik değerine çok şey kattı. Jolie, filmin çekimleri için gittiği ülkedeki bir yetimhaneden ilk çocuğu Maddox’u evlat edindi.
Filmde görünen sıra dışı mekanların Kamboçya’da gerçek yerler olduğunu öğrenen birçok kişinin hayallerini de bir gün buraya gidip görmek süsledi...
Sizin de bir gün o hayallerine kavuşanlardan olmanızı dilerim.
Beş yaşındaki bu dünyalar tatlısı kızın adı Lisa. Kendisiyle Ta Prohm’da karşılaştık. Yarım yamalak İngilizce öğrenmiş, onunla da turistlere 1 dolar’a bileklik satıyor. Cebimdeki bozuk 3 dolar’ı verdim, bir bileklik aldım. Bunlar sende kalsın başka istemiyorum desem de başını salladı ve ısrarla iki bileklik daha verdi bana! Hakkından fazlasını istemeyen bu miniğin saflığıyla gözlerim doldu, içim eridi...

Yazının devamı...

TONLE SAP GÖLÜ

22 Ağustos 2015

Teknelerde önlükleri ve sırt çantalarıyla okula giden çocuklar, karides tuzaklarıyla avlanmaya çıkan çocuklar ve kucaklarında minik kardeşleriyle annelerine evde yardım eden başka çocuklar… Kamboçya’nın hayat kaynağı Tonle Sap Gölü’nün üzerindeki köylerde gün, çocuklar için her sabah böyle başlıyor ve birkaç turistin ziyaretiyle renklenen anların dışında hayat, hem kendileri hem de aileleri için geçim derdiyle sürüp gidiyor…

Tonle Sap Gölü, Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlısu gölü, dünyanın da az sayıdaki verimli tatlı su kaynakları arasında. 300’den fazla balık, 20’den fazla yılan, timsahlar, kaplumbağalar, su samurları, leylek ve pelikan gibi 100’e yakın kuş türünün yaşam alanı. Bu nedenle 1997 yılında UNESCO Dünya Biyosfer Rezerv Alanı olarak ilan edilmiş.

Tonle Sap Gölü ve etrafındaki verimli topraklarda yaklaşık 3 milyon kişi yaşıyor… Geçimlerini balıkçılık yaparak kazanıyorlar. Ülkenin protein kaynağının yüzde 50’si buradan sağlanıyor, bu da yılda 400 bin ton balık demek! Ancak gölde yaşam pek de romantik komedi filmlerinin masalsı ortamı gibi değil. Tonle Sap Gölü’nü Slovenya’daki Bled Gölü gibi hayal etmeyin mesela…

Farklı köyler farklı evler

Yağışsız sezonda derinliği 1 metreye düşen ve 2 bin 700 kilometrekarelik alanı kaplayan göl, mayıs - ekim ayları arasındaki muson yağmurları mevsiminde 16 bin kilometrekarelik alana genişliyor, derinliği de 8 metreye ulaşıyor. Haliyle gölün içi veya kıyısı diye ayırt etmeksizin kurulan bütün evlerin bu değişime ayak uydurabilmesi gerekiyor. Bu nedenle farklı köylerde farklı ev tipleri var.

Chong Kneas Köyü’nde yaşayanlar teknelere kurmuşlar evlerini. Salon, yatak odası, mutfak için ayrı bölümler var. Köyde elektrik yok ama her evde aküler var ve televizyon seyredebiliyorlar. Aküler boşalınca jeneratör istasyonundan dolduruyorlarmış. Okulu da, marketi de, sağlık ocağı ve tapınağı da kocaman teknelerden ibaret. En ilginci de gölün ortasında duran baz istasyonu! Yaşayanların bir kısmında cep telefonu var ve hatta internete bile girebiliyorlar telefon üzerinden!

Globalleşme ve yerel dokunun korunmasının en çarpıcı örneği!

Yazının devamı...

ANNE KOŞ BEN JET - LAG OLDUM!

15 Ağustos 2015

Seyahat etmek günümüzde bir tutku haline gelse de ‘jet - lag’ yüzünden kötü anlar da yaşamamıza neden oluyor

Seyahat etmeyi, dünyanın binbir güzelliğini yakından görmeyi ve egzotik diyarları keşfetmeyi herkes ister… Ancak en kolay turistik gezi için bile verilmesi gereken emeği ve bazen de katlanılması gereken çileyi bilenler azdır. Özellikle uzun uçuşlar gerçekleştiren seyahat tutkunlarının kaçınılmaz kabusu olan ‘jet - lag’ sendromunu
takdim etmek istiyorum size!
İşim gereği kendileriyle sık sık muhattap olurum ve daha bir hafta önce beni alt üst edip gezimi zehir etmeye çalıştı yine.
Program çekimlerimiz için Singapur ve Kamboçya’ya doğru yola çıktık. Singapur Havayolları’nın davetlisi olarak uçtuğumuz için business class koltuklarda konforlu bir yolculuk yaptık ve 11 saatlik yolculuğun ardından Singapur’a vardık.
Buraya kadar her şey tatlı bir rüya gibi kolayca geçip gitmişken ve belki de bu sefer jet - lag’a yakalanmayacağız derken Singapur’daki ilk çalışma günümüzün ardından bizimki tüm sevimsizliğiyle çıkageldi! Adeta “Çok seyahat ediyorsun diye beni atlatabileceğini, benden kurtulabileceğini mi sandın bebeğim?” dercesine.
Ardından şiddetli bir baş ağrısı, mide bulantısı, kusma, halsizlik, bitkinlik, iştahsızlık ve zihinsel olarak da konsantrasyon eksikliğiyle, hasta olduğunuzda hissettiğiniz tatsız bir ruh hali başladı. Uyku düzenimin bozulmasını saymıyorum bile, yıllar içinde artık o ne yazık ki İstanbul’da bile bir türlü düzelmeyen bir sendroma dönüştü. Yani o gün annem beni görse “Ah yavrum çok hasta olmuş, ne oldu sana annem, sen hasta olma ben olayım diye” başımda oturup üzülüp, ağlayıp dururdu.
Jet - lag ne ola?
“Peki nedir bu jet - lag? Seyahat edenlerle derdi ne?” diye sorarsanız, uzmanların söylediklerini aktarayım. Tüm canlıların biyolojik bir ritmi var. Biz tercihimiz veya işimiz gereği farklı saatlerde yatıp kalksak dahi, vücudumuz kendini bulunduğumuz yerdeki gece ve gündüz dengesine göre ayarlar. 24 saatin hangi kısmının gece, hangi kısmının gündüz olduğunu bilir ve ona göre bize uyuma, uyanma sinyalleri gönderir. Geceleri metabolizma hızımızı, kalp atışlarımızı düşürür, gündüz ise adrenalin salgılayıp zihinsel ve fiziksel hızımızı arttırır vesaire… Ama bu düzeninde ani bir değişme olursa biyolojik ritm bozulur ve vücut afallar!
Jet - lag sendromu özellikle yolcu uçaklarının yaygınlaşıp, kısa sürede uzun mesafelerin katedilmesiyle tespit edilmiş. Çünkü örneğin bizim seyahatimizde olduğu gibi 11 saat uçak yolculuğu yapıp, aramızda 5 saat fark olan bir ülkeye gidebiliyorsunuz.
Eskiden de insanlar trenlerle, otobüslerle günlerce yolculuklar yaparmış ve farklı bir gece - gündüz düzenine geçermiş ama değişim çok ani olmadığı için etkileri bu kadar şiddetli ve belirgin değilmiş.
Bir de batıdan doğuya doğru yapılan yolculuklarda jet - lag’ın yarattığı sıkıntılar daha fazlaymış. Bunun nedeni doğuya uçarken, zaman dilimlerinin artması ve varış noktasında geçirilen ilk günün 24 saatten kısa olmasıymış. Biyolojik ritmi 24 saatin altına düşürmek zor olduğu için, vücut aradaki zaman farkını kapatmakta bocalıyormuş. Bu nedenle jet - lag’ı tam olarak atlatmak üç dört gün alabiliyor!
Etkilerini azaltmak için!
Jet - lag’ı geçiren bir ilaç veya zamanla alışmak diye bir şey yok; az çok herkesin, her seferinde maruz kalacağı bir sıkıntı. Ancak gezinizin ilk günlerini adeta hasta gibi geçirmek istemiyorsanız jet - lag sendromunun etkilerini azaltan tedbirler şunlar:
Gideceğiniz yerin saatine göre birkaç gün öncesinden uyuma ve uyanma saatlerinizi aşamalı olarak değiştirmelisiniz.Seyahatten bir gün önce, seyahat esnasında ve bir gün sonrasında alkol ve kafein alımından kaçının. Zira alkol ve kafeinli içecekler de vücutta sıvı kaybına, uyku bozukluklarına neden oluyor.Uçak yolculuğunda bol su için. Birkaç saatte bir hareket edip, bacaklarınıza esneme hareketleri yapın.Bazı araştımalara göre ‘melatonin’ kullanımının da jet - lag’ı daha hafif atlatmaya yardımcı olduğu tespit edilmiş. Melatonin, insan beyninin 23.00 - 05.00 saatleri arasında salgıladığı bir hormon. Temel görevi vücudun biyolojik ritmini korumak. Ancak kendi sağlık koşullarınıza göre bu konuda doktorunuza danışmadan kullanmamanızı öneririm yine de, etkisi kişiye göre değişebilir.

Yazının devamı...

Dirndl!

1 Ağustos 2015

Bir dönemin geleneksel kostümü olan Dirndl, vücudu toparlayıp, ince belli ve dolgun göğüslü görünmeyi sağlamasıyla dünyanın en seksi kostümleri arasında yer alıyor

Yanlış anlaşılmasın! Başlıktakini ben demiyorum, moda dergileri, bloggerlar, anketler ve özellikle erkekler diyor. Bana sorsanız ben “Ay çok şeker, çok şirin bunlar!” filan derim; hatta dedim ve 150 euro’yla vedalaşıp bir tane aldım. Nedir bu bahsettiğim? Dirndl!
Almanya’nın Bavyera bölgesinde, Avusturya köylerinde, Liechtenstein’da kadınların giydiği geleneksel kıyafet. Eskiden kadın hizmetçilerin üniforması gibi kullanılıyormuş, ancak 1870’lerden sonra varlıklı sınıf da bu kıyafetleri kendi standartlarına göre uyarlamış. Özel günlerinde, bayramlarda giyenler var; günlük hayatta giyen orta yaşlı hanımlar var, barlarda çalışan kızlar da giyiyor. Ama gözünüzün dirndl görmeye doyacağı en önemli zaman ve mekan elbette ki Almanya’nın dünyaca ünlü bira festivali Oktoberfest. Son yıllarda festivale katılan tüm kızlar için giyilmesi adeta zorunlu hale gelen bir kıyafet dirndl…
Gelelim neden seksi olduğuna! Seksi çünkü dirndl, vücudu toparlıyor ve kadınsı bir form çıkartıyor. İnce belli, dolgun göğüslü ve kalçalı görünmenize vesile oluyor. Bilhassa bluzunuza göre baştan çıkarıcı bir göğüs dekoltesine sahip olmanız kaçınılmaz! Renkleri ve işlemeleriyle de kadınların süsünü belirgin bir şekilde vurguluyor.
Fiyatları oldukça pahalı
Dirndl’ler üç parçadan oluşuyor… İçinize giydiğiniz beyaz renkli bluz, onun üzerine bele oturan elbise ve belinize bağladığınız boyu diz altına inen önlük. Sadece dirndl üreten markalar bile var Almanya’da. Fiyatlarıysa kendisi kadar tatlı değil, hatta epey tuzlu. İyi kalitede bir dirndl büyük şehirlerde en az 300 euro’dan başlıyor! Salzburg’da bir sene önce çok pahalı diye alamamıştım. Son seyahatimde St.Gilgen adındaki küçük bir Avusturya köyünde ‘dirndl outleti’ olduğunu keşfedince yüzde 50 indirimle 150 euro’ya bir tane aldım.
Paranıza kıyıp bir dirndl alamazsanız üzülmeyin! Turistik yerlerde girişimciler, bu kıyafetleri giyip fotoğraf çektirme zevkinden mahrum bırakmıyor! Örneğin Avusturya
Hallstatt’ta saatine 20 euro ödeyip köyde bu kıyafetle dolaşabiliyor ve istediğiniz noktada dirndl’le boy boy pozlar verebiliyorsunuz.
“İlla lazım değil canım aman ben zaten seksiyim, dirndl de kusur kalsın” diyenlere de “Valla kızlar siz yine de denk gelirseniz hiç olmadı bir kere kabinde filan giyip çıkarın n’olur n’olmaz” derim…
Zira bir hikmeti var ki
Kim Kardashian’ından, Pamela Anderson’ına, Katy Perry’sinden Salma Hayek’ine kadar bir sürü Hollywood yıldızı da giymiş bu dirndl’i!”
İlginç detaylar...
Eğer dirndl’deki önlüğünüzün ipini sağa bağlarsanız evlisiniz veya başınız bir şekilde bağlı demek! Sola bağlarsanız “gençler bekarım, dans davetlerinize varım!” mesajı veriyorsunuz… Arkaya bağladıysanız da “dul kadınım, valla ben de bilemiyorum, duruma göre bakacağız artık” diyorsunuz… Dirndl ‘genç kız’ anlamına geliyor. Söylemesi biraz zor ama aşağı yukarı “diğirndıl” gibi...Çinlilerin vücuda tam oturan ‘cheongsam’ı, Endonezyalıların ‘kabaya’sı, Hintlilerin ‘sari’si ve Vietnamlıların ‘Ao dai’si de dünyanın en seksi diğer geleneksel kıyafetleri arasında kabul ediliyor.

Yazının devamı...