Chagall’in fırçasıyla âşıklar uçuşur

Eklenme Tarihi25.10.2009 - 0:00-Güncellenme Tarihi25.10.2009 - 0:03

PERA Müzesi’nde Chagall sergisi... Aşkı güzel yaşayan ve güzel çizen büyük usta. Onun Kudüs Müzesi’ndeki resimleri, baskıları, karakalem çizgileriyle zengin bir koleksiyon.
Musevi kökenli zenginlerden biri bu koleksiyonu Kudüs Müzesi’ne bağışlamış. Chagall de Musevi kökenli bir Rus.
İlk resim eğitimini Rusya’da doğduğu küçük kasabada alıyor.
Aile önce İstanbul’a kaçıyor, iki yıl Büyükada’da kalıyorlar.
Sonra Paris yılları başlıyor.
Chagall, resim eğitimi ve resim çalışmalarına Paris’te devam ediyor.
Chagall’in çağı ve resim anlayışı olarak “gerçeküstücüler” arasında yer alması gerekir.
Ancak o yapılan çağrıları geri çeviriyor.
Hiçbir okula, hiçbir akıma bağlı olmadan “özgün” ve “özgür” kalmak onun tutkusu.
Nazi Almanya’sı Yahudi soykırımına başladıktan ve Fransa’yı işgal ettikten sonra bu kez de bir zamanlar ailesinin kaçtığı komünist Rusya’ya kaçıyor.
Kaderin cilvesi işte...
Kaçtığı yere kaçmak...
Savaş sonrasına kadar orada kalıyor.
Ardından yine Fransa’ya dönüş ve Fransız vatandaşı olmak. Tüm yaşamı boyunca âşık ve Musevi inançlı...
Resimleri de bu iki eksen etrafında oluşuyor.
İlk eşi de onunla aynı kasabadan. Çocukluk ve gençlik aşkı o...
İyi bir gazeteci / yazar.
Chagall’in hayatını yazıyor. Chagall de onun anlattıklarını resimliyor.
Ne yazık ki eşini ansızın kaybediyor.
Bunun üzerine kızı ona hem bakıcı hem de sekreter olarak bir genç kadını görevlendiriyor. Aralarında büyük yaş farkı var ama aşk kıvılcımları uçuşuyor.
Önce yürekler sonra bedenler tutuşuyor.
İkinci kez evleniyor.
Her iki büyük aşkından esinlenerek çizdiği resimlerde “ayakları yerden kesilmiş ve yer çekiminden kurtularak havada uçuşan çiftler” nasıl da saf ve naif...
Onları çiçekler ortasında korumaya alıyor. Musevi eksenli resimlerinde bazen Hıristiyanlık simgelerinden de yararlanıyor.
Örneğin Hıristiyan Almanların Yahudi soykırımını protesto eden resimlerinden birinde “Yahudileri haç üzerinde çarmıha gerilmiş veya haç üzerinde çivilenmiş İsa tasviriyle” yansıtıyor.
Sergideki fotoğraflar da ilginç.
Bunlardan birinde Picasso ile beraberler. Fırın başında seramik yapıyorlar.
Bir diğer fotoğrafı ise bizim Ara Güler ustanın objektifinden.
Ona “Picasso’nun fotoğrafını da çektin mi?” diye sormuş, “bir süre oturdukları Büyükada’dan bahsetmiş.”
Fransa’nın Nice kenti sırtlarında, empresyonistlerin toplandıkları Saint-Paule-de Vence’de ölmüş. Mezarı da orada...
Colombe d’or adlı restoranın bulunduğu yamaçta gömülü.
Suna ve İnan Kıraç’ın Pera Müzesi’ndeki bu sergi, tıpkı Chagall’in uçuşmakta olan insanları gibi bizlerinde ayaklarını yerden kesti.


Deniz Çakır'ın oyunculuğunun yanı sıra sesi de iyi... Göksel'in tuttuğu mikrofonda "Güle Güle Sana" şarkısını söyledi.

İSTANBUL DENİZ ÇAKIR OLURDU

YAPRAK Dökümü’nün ilgi odağı oyuncularından Deniz Çakır bir İstanbul tutkunu. Hem oynadığı Ferhunde karakteri hem kendi kişiliğiyle İstanbul’un örtüştüğünü düşünüyor. “İstanbul insan olsaydı Ferhunde olurdu, Deniz Çakır olurdu” diyor.
Deniz’in İstanbul’u dişi ve baştan çıkarıcı...
Hem bir anne hem bir hayat kadını gibi...
Hem hoyrat ve serseri, hem alımlı...
Antalya 46’ncı Film Festival’inde yarışan “40 Adlı Film’den Deniz Çakır, Şeffaf Oda’nın bu haftanın konukları arasında.” Bu filmde yaşamda sürekli arayış içinde olan bir genç kadını oynuyor.
Tek tanrılı dinlere olan inancından Budizm çok tanrılı Hint dinlerine açılan bir yelpazede yıllarca sörf yapmış. En son, rakamlar bilimi olarak tanınan “nümeroloji’ye” takılmış.
Film, birden ortaya çıkan çanta dolusu para etrafında dönüyor. Üç ayrı öykü kesişiyor.
Amerika’dan gelen ekiplerle ve ilk kez kullanılan “redcam” tekniğiyle çekim yapılmış.
Deniz bu ekip için “Müzik yapar gibi çalışıyorlar” diyor. Huzurlu ve keyifli çalışmanın ön koşulu iyi yetişmiş profesyonellerin ellerinde olmak.

GÖKSEL “KÜRTÇE ŞARKI DA?SÖYLERİM”
ISSIZ Adam filminden sonra 1960’lı yılların şarkıları yeniden moda oldu. Göksel’in son albümündeki 60’lı ve 70’li yıllardan şarkılar bu modayla kesişti. Dahası... 46’ncı Antalya Film Festivali’nin konsepti de 60’lı ve 70’li yılların filmleriydi.  Göksel o filmlerin şarkılarını da çok güzel söylüyor.
Şeffaf Oda’da onun şarkılarıyla nostalji yaptık. “2 DİL 1 BAVUL” filminin oyuncusu Emre Aydın Kürt köylerinden gözlemlerini anlatırken yöre halkının sırf Kürtçe şarkılar nedeniyle Kürtçe yayın yapan TV’lerini izlediğini söyledi.
İlginç bir saptama bu. Bizim sanatçılarımız da Kürtçe şarkılara yönelmeli. Göksel “Neden olmasın? Kürtçe şarkılar da okuyabilirim” dedi.
Kürt açılımının siyaset damarı çok baskın.
Oysa sanatın, hele müziğin ortak duygular yaşatarak “terapi” özelliğini görebilmeliyiz.

HARİTADA KAYITSIZ KÖYÜN ÖĞRETMENİ
EMRE Aydın “2 DİL 1 BAVUL” filminin başrol oyuncusu. Damardan gerçek bir film. Konusu tek kelime Türkçe bilmeyen çocukların okuluna öğretmen atanan gencin durumu.
Ne ilginçtir ki bu rolü oynayan Emre Aydın daha ilk görev yeri olarak atandığı Urfa/Siverek’teki okulun nerede olduğunu günlerce aradığı halde bulamıyor. Köy, haritada da görünmüyor. Bir gün çaresizlikten usanmış halde öğretmen evinde otururken sinemacılarla karşılaşıyor.
Onlar da Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının öğretmeni konulu bir film çekmek istiyorlar ama yörede 50-60 köy dolaştıkları halde böyle bir öğretmen bulamamışlar. Emre “İşte benim durumum” deyince onu oynatmaya karar vermişler.
Emre’nin oyunculuğu bu rastlantıyla başlamış.
Köyü de bulmuş. Tek kelime Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarına uzun uğraşlardan sonra Türkçe öğretmeyi de başarmış.  Günümüzün “yurdum gerçeği” ve “Kürt açılımı” bağlamında görülmesi gereken bir film.

Etiketler