Pazar günü Cumhuri-yet’in 94. yıl dönümü.
Bu günün anlamını daha da iyi hissetmek için 29 Ekim 1923 Türkiye’sini hatırlamakta yarar var.

Kimi “fes”li kafalara dank etmesi dileğiyle...
..................
Atatürk, 19 Ocak 1923’te İzmit’te halka şöyle sesleniyordu: “Memlekete bakınız! Baştan sona kadar harap olmuştur. Memleketin kuzeyden güneye kadar her noktasını gözlerinizle görünüz. 
Her taraf viranedir, baykuş yuvasıdır. 
Memlekette yol yok, memlekette hiçbir uygar kurum yoktur.
Memleket ciddi düzeyde viranedir; memleket kalplere acı ve keder veren, gözlerden kanlı yaş akıtan feci bir görüntü arz ediyor. 
Milletin refah ve mutluluğundan söz etmek mümkün değil. Halk çok fakirdir, sefil ve çıplaktır.”
...................
Atatürk haksız mıydı?
Yüzyıllardır akıl ve bilim ihmal edilmemiş miydi? Bağnazlık büyüyüp cehalet yaygınlaşmamış mıydı?
Saltanat baskıcılığı altındaki, bu topraklar yoksulluğun ve cehaletin de işgali altındaydı.
...................
Ruşen Eşref Ünaydın, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gördüğü manzarayı şöyle anlatıyordu: 
“..... Kasabalar ki evleri, barkları, camileri, dükkânları, bağları, bahçeleri, bir uçtan bir uca düşman eliyle birer birer kül edilmişler...
Fakat hele Alaşehir! Orada nasılsa kendilerini yanmaktan kurtarabilmiş 27 ev vardı. 
İşte böyle parmakla sayılacak kadar az. 
Fakat aman yarabbi, onlar da ne halde idiler. 
Öylesine talan edilmişler ki tırnakla yolunmuş yüzlere benziyorlar. “
Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçmişti, göçmenlere ordunun yiyecek stoklarından yardım ediliyordu.
Nüfusun yüzde 80’i kırsalda yaşıyordu. 40 bin köyün 37 bininde ne okul ne yol ne dükkân vardı.
Yeterli düzeyde karayolu ve doğru dürüst bir demiryolu yoktu. 
2500 km karayolu ile neredeyse bir kilometresi bile bize ait olmayan 4112 km demiryolu vardı. 
Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de denizcilik unutulmuş gibiydi.
Limanlar yabancılarındı. Donanma ise II. Abdülhamit döneminde Haliç’te çürütülmüştü.
......................
Nüfusun yüzde 82’si tarımla uğraşmasına rağmen tarımsal üretim çok azdı.
Bitmeyen savaşlar da tarımsal üretimi vurmuştu. Ülkede ziraat mühendisi yok gibiydi. 
Doğu’da ağalık düzeni vardı. Köylü topraksızdı; sabanı ve öküzü bile yoktu. Sığır vebası yaygındı.
Tüm Türkiye’de sadece 344 doktor vardı. 
150 ilçede hiç doktor yoktu.
Doktor başına on binlerce hasta düşüyordu. 40 bin köye karşılık sağlık memuru sayısı 434, diplomalı ebe sayısı ise 136’ydı. Çok az şehirde eczane vardı.
Toplam eczacı sayısı, çoğu yabancı, 60 kadardı.
İnsanımız salgın hastalıkların pençesindeydi; 13 milyon insandan 3 milyonu trahomluydu.  
Nüfusun yüzde 14’ü sıtmalı, yüzde 9’u frengiliydi. 
Yüzde 72’si ise tifüse yakalanabilecek durumdaydı. Bebek ölüm oranı yüzde 60’tan fazlaydı.
Telefon, motor, makine, otomobil yok denecek kadar azdı. Elektrik sadece İstanbul ve İzmir gibi bazı büyük kentlerde vardı. Avrupa’da gelişen teknoloji bize çok uzaktı. 
......................
Sinan Meydan’dan aldığım bu satırlara yarın da devam edeceğim.