Krizde cenin yatışı

Türkiye’de önceliği olan sorun, “O gün işyerinden çıkış verilip verilmeyeceği...”
Sabah işyerine girişte ilk saatler bu kaygıyla geçiyor.
O gün atlatıldı mı, akşam dönüşünün “ohh” iç çekişiyle bir sonraki günün kaygısı harmanlanıyor.
Buruk bir yaşam.
Daha az yemek... Harcamaları daha da kısmak... Daha az ısınmak... İki kadeh rakıyla efkâr dağıtmaya ara vermek... Artık Türkiye insanı bunların hepsine katlanmaya razı ama "bir anda işsiz kalmak olasılığı" kâbus gibi...
Esnaf ve küçük-orta ölçekli işletmeler de aynı karabasanı yaşıyor.
Onların da gelir kaynakları kurumuş gibi...
Fatura kesiyorlar ama kasaya giren bir şey yok.
Çok güçlü kurumlar bile ödemelerini öteliyor.
Nakitte kalmaya bakıyor.
Piyasada para dönüşü -neredeyse- durmuş.
Ekonominin ötesinde bu bir psikoloji sorunu...
Karamsarlık, endişe ve içe dönerek bekleyiş, küresel tavır oldu.
Yan dönüp dizleri karnına çekerek yatışa, “cenin konumu” denir.
Kasım 2008 Türkiye’sinde insanlarımız ekonomide "cenin yatışına" geçti.
Kriz yönetiminde başarı, “Artık ana karnında değilsiniz, koca insanlar oldunuz. Doğrulun, gerçek güvence bilinçaltınızda değil” mesajını inandırıcı olarak verebilmektir.

Rol çalmak
Tartışmalar çarşafa, başörtüsüne kaydı. “Çarşaflayarak mı politika yapsak, çarşaflamayarak mı politika yapsak?”
Sanki Türkiye’nin birincil sorunu bu.
Baykal, çarşaflılara rozet takıyor, Erdoğan başı açıklara...
“Yok birbirimizden farkımız ama biz politikacıyız” rüzgârı mı?
Erdoğan tebrik ediyor, Baykal teşekkür ediyor.
Kriz yönetimindeki iktidarsızlık, böylece “çarşaf” altında gizleniyor.
CHP, muhafazakâr/mutaassıp kesimin oylarına açılmayı hedefliyor, AKP ise üzerindeki etiketi yıkamak çabasında.
Elbette toplumu ayıran duvarlar yıkılmalıdır ancak seçimlere 3-5 ay kala karşılıklı rozet takma gösterileri, gerçek bir değişim ve dönüşümden çok, politik yatırım kuşkuları veriyor.

Krizde cenin yatışı
Soldan sağa, Nurdan Tümbek Tekeoğlu, Simge Gökbayrak (yarışma birincisi)

BİR ROMANTİK ÖYKÜ
İstanbul'daki Almanya Konsolosluğu... “6. Metro Group Kısa Film Yarışması”nda ilk üçe giren filmler gösterildi. Ödüller verildi...
Üçü de güzeldi. Ama benim gönlüm üçüncü olandaydı.
Anlatayım...
'Tertemiz bakışlı genç adam, bir klasik senfoni orkestrasında "zil" denilen iki büyük sarı metali birbirine çarparak müziğin akışında dönüşümler yaptıran bir enstrüman sanatçısıdır.
Diğer enstrümanları çalanların önlerinde sayfalarca nota olduğu halde, onun önündeki sayfalar bomboştur. Sadece bir nota; "baynnngg..."
Genç ve güzel kız orkestranın konserlerini en ön sırada ve belirli bir koltukta izlemektedir. Bizim delikanlı, kıza hayrandır. Ziliyle spot ışıklarını yansıtarak genç kızın yüzüne odaklandırır. Kız fark eder ve parmaklarıyla ona küçük bir selam işareti yapar.
Bir konser öncesi delikanlımız, zilinin metalinden sarı, pirinç bir nota işaretini kızın her zaman oturduğu koltuğa bırakır.
Bu arada orkestra şefi de o genç kıza bir mesaj gönderir;"Aramızda her şey bitti..."
Kız bu mesajı okur okumaz ağlayarak salondan kaçar, bizim delikanlı da orkestrayı bırakıp peşinden gider.
Sırılsıklam yağmurda kıza seslenir. Kız geriye dönüp bakar. Yağmur ve gözyaşlarıyla sırılsıklamdır. Sonra, kaçarcasına uzaklaşır.
Bir sonraki sahnede genç adam salondaki kanepede uzanmış yatıyor. Genç kızı artık göremeyeceği için üzgündür. Birden salonun duvarlarında bir ışık yansıması görür. Pencereden bakar. Konser salonundaki genç kız, koltukta bırakılmış olan metalik nota ile güneşi yansıtarak odasına ışık oyunları düşürmekte ve gülümsemektedir. '
................................
Film bu kadar.
Bilgi Üniversitesi mezunu olan genç yönetmen Dağan Celayir, "Tek Notalık Adam" adlı 15 dk'lik bu filme, uzun bir film sığdırmış. Yüreklerimizi ısıttı. Onun adını daha pek çok kez işiteceğimizi hissediyorum.