Mücevher bekçileri

Güneri Cıvaoğlu

ELİMDE, bir davetiye...
15 Kasım 1911 tarihini taşıyor.
"S.M.le Sultan Ab - ulhamid II'nin inciler, değerli taşlar ve mücevher sanat yapıtlarının satışı için Paris - 8 Ruede Seze'deki müzayedesine" davetiye.
Hadisenin anlatıldığı dergiye bakıyorum.
Başlık...
"Çirkin sultanın yatay zikzakı."

MAKALE, bir sanat ve antika dergisinden (1) alınma.
Şöyle diyor:
"1909 yılında, 35 yıllık kanlı yönetiminin sonunda, Avrupa'nın son mutlak hükümdarı Sultan II. Abdülhamid, son Türk hareketinin militanlarınca tahtından indirilmişti.
Öz kardeşinin yerine 1876'de tahta kendi çıkan Abdülhamid, 35 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu titretmiş... Soğunlukla korkunç cinayetler işlemiş... İşkenceler yaptırmıştı.
Adı, belleklerde katliamlarla bağlantılı kalan kızıl sultanın, sinirleri bozuktu.
Yıldız Sarayı'nın harem dairesinde gözdeleri, cariyeleri ve harem ağalarıyla dış dünyaya neredeyse kapalı yaşıyordu.
Hayatı boyunca tek bir ihtirası olmuştu. O da paha biçilmez mücevherler toplamaktı.
1911'de Türk hükümeti, Sultan'ın hazinesini satışa koyarken, bir taşla iki kuş vurmayı düşünmüştü.
Bu satışla hem Türk ekonomisini düzeltecek, hem de sultanın tekrar tahta çıkabilmesini sağlayacak öz sermayesinden mahrum edecekti.
İlk gün satış, müthiş bir inci koleksiyonuyla başladı.
Sultan'ın namazda elinden eksik etmediği, meşhur yakutlu ve yüzden fazla büyük incinin yer aldığı tesbih alıcı buldu.
..........
Ertesi gün, satışa çıkan mücevherler arasında, Arabistan zümrüt damlalarının sarktığı, zikzak motifli pırlanta korsej pandantif dikkati çekiyordu.
..........
Üçüncü gün, inanılmaz bir tek taş koleksiyonu satışa çıkarıldı. 5 - 80 kırat arasında 102 pırlanta alıcılara sunuldu."
Academia Francaise'
den Jean Richepin, Sultan'ın mücevherlere karşı duyduğu ihtirası şöyle anlatıyor:
"Haremindeki Çerkez güzelleri, köleleri ve harem ağaları arasında çirkin planlarını yaparken, elleri yorulmaksızın, tesbihinin incilerini çeker veya bir tasa koyduğu pırlantaları, parmak aralarında, avucunda gezdirirken, bazen bileğine kadar ıslanırdı.
Böylece bu sadist Sultan'ın, aşk ve ölüm hayalleri, yaptığı ve yapacağı kötülükler, işte bu taşlarda, bu inci ve pırlantalarda saklı durmaktadır."
ABDÜLHAMİD, Türkiye'de bakış açılarını ortaya koyan bir turnusol kağıdı gibidir.
"Kızıl Sultan mı... Ulu Hakan mı" sorularının odaklandığı isimdir.
Atatürkçü nesillerin, demokratların, laiklerin mercekleri altında Abdülhamid, "Kızıl Sultan"dır.
Elbette...
Kategorik bu tavrın yanı sıra, Abdülhamid'in Osmanlı topraklarını bir arada tutmak için yöntemi değilse de, zekası üzerinde değerlendirmeler yapılır.
Fakat...
Son tahlilde, istibdadın, kanlı bir diktanın, dehşetin simgesidir.
Örtülü ya da açık irtica tarafından ise, Abdülhamid, "Ulu Hakan"dır.
Cumhuriyet'in yetinmiş gibi gösterilmek istendiği küçük topraklarına karşın...
Halifelik, şeriat, İslam liderliği modelinin büyüklüğü, ihtişamı Abdülhamid'in Osmanlı haritasıyla yansıtılmak istenir.

8 yıllık temel eğitim bağlamında hazırladığım DURUM programı nedeniyle, her iki tarafla da uzun uzun konuşuyorum.
Özellikle İslamcı siyaset kesimi, hala, ayağını bu simge üzerine basıyor.
Atatürk ve Atatürkçü nesillere ait olan 1997 Türkiye'sinin hiçbir kurumunda hilafet, şeriat, medrese, ulema yok.
1997 Türkiye'sinin her pırıltısı, hatta, kendi varlıklarının nedeni dahi, Atatürk'ün izini taşıyorlar.
Bu nedenle, referansları hep geçmişe dönük.
Röper noktası ise Abdülhamid.
Ve işte size yukarıdaki satırlarda çizdiğim bir Abdülhamid aynası.
Elbette başka aynalar da var.
Abdülhamid'in son yıllarının yoksulluk görüntüleri...
Ama, bu muhteşem kıymetli taş, inci ve mücevher koleksiyonu, yoksullukla geçirilecek son yıllar için miydi...
Yoksa, milletine güveni olmayan Abdülhamid'in, bir sürgün olasılığına karşı garantileri miydi?
TARİH nehri, geriye akmaz.
Türkiye'yi de, kimse geriye, Abdülhamid özlemlerinin çizdiği imajlara sürükleyemeyecektir.
Şimdi, 8 yıllık eğitimle, gene, böyle bir mücadele veriliyor.
Amaç...
Çocukların daha henüz, yeterli kültürel gelişmeyi sağlamadan, esir alınmasıdır.
Abdülhamid... Ulu Hakan saflarına militan kazanmaktır.
Bilinir ki... Ağaç yaşken eğilir.
8 yıl çağdaş eğitimi almış, gerçeklerle karşılaşmış, onları irdeleme yolunda mesafeler kazanmış bir kafaya, at gözlüğü takılamaz.
.........
(1) La Cote des Ouevres d'Art et des Antiquites. Ekim 1988. Sayfa 64.