Bir kitap ve bir single...
Nebil Özgentürk’ün “Zamansız Yazılar”dan oluşan kitabı “Babayani” ve Derya Uluğ’un son single’ı “Canavar” raflarda...
İkisi de çok satıyor.
Nebil Özgentürk belgesellerin efendisi...
Bir “Yudum İnsan” için, “Türkiye’nin Hatıra Defteri... “
Nebil, belgesellerinden kesitler ve kendi yaşamından anılarla yazmış Babayani’yi...
“Tevazu sahibi, görmüş geçirmiş, derviş gibilere” eskiler Babayani derlerdi.
Bu kitapta “Babayani öyküler” yer alıyor.
Nebil Özgentürk’ün baba evi, babasının vasiyeti üzerine TEGV’e bağışlanmış. Şimdi o evde yüzlerce çocuk eğitim görüyor.
Nebil’e “Senin belgeselini 
kimin yapmasını istersin?” diye soruyorum.
“Zor bir soru” diyor ve şöyle yanıtlıyor:
“Zülfü Abi yazsın isterim ve Sunay Akın. Yönetmen de Çağan Irmak olmalı.”
Nebil Özgentürk “Galatasaray Tarihi” ve “Galatasaray Efsaneleri” belgeselini tamamladı.
Aşiyan’da ve Galatasaray’da Tevfik Fikret bölümünde Tevfik Fikret’i Tamer Karadağlı canlandırıyor. 7 saat süren makyajla bire bir benzemiş.


DÜNYA LİSTELERİNDE TEK TÜRK DERYA ULUĞ 
Derya Uluğ’u Okyanus şarkısıyla tanıdık. 120 milyon izlendi klibi. 
DMC tarafından Altın Plak’la ödüllendirilmiş.
Okyanus hem köy düğünlerinde, hem de gece kulüplerinde çalınıyor.
Derya İzmirli. Bulgaristan ve Arnavutluk kökenli.
Müziğe 8 yaşında başlamış.
Keman çalıyor. Muğla Üniversitesi Müzik Öğretmenliği mezunu. Haliç Üniversitesi Opera Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi almış.
Son single’ı “Canavar”la dünya üzerindeki tüm video müziklerin izlenme sıralamasında ilk 100’de yer alan 
tek Türk. 
Ve şarkı 17 haftadır radyo listelerinde 
1 numara...
Derya’nın yolu açık olsun...

AŞKIN ÖTE YÜZÜ

Marilyn Monroe’yA benzerliği çok konuşulan gazeteci Melis Aygen bir klip çekmiş. Gönderdi.
“Evli, sevgilisi hatta sevgilileri öğrendi sevdiği adamla her şeye rağmen hayatını yaşayacağını, diğer kadınları hiç takmadığı” algısını veren bir klip.
Melis L.A’ya gidip oyunculuk dersleri aldı. Ben de “o derslerden birini yansıttığını” düşünmüştüm.
Öyle değilmiş.
İşte hikâyesi.

Yatağın üzeri “kadın fotoğrafları” ile kaplı. Her renkten yüzlerce genç kadın.
Öyküsü şöyle...
Kadın bir erkeğe âşık olur.
Duyguların en alevli olduğu süreçte erkeğin evli olduğunu öğrenir.
Yüreğine “zehirli bir ok” gibi saplanır bu haber.
Erkeğin tatlı sözleri, romantik yaklaşımlarıyla bu gerçeği kabullenir.
Aşk daha da derinleşir.
Fakat...
Kadın bu kez sevdiği erkeğin bir de “sevgilisi” olduğunu öğrenir.
Dünyası kararır.
Ancak...
Dahası da var.
“Sevdiği erkeğin sadece bir değil, çok sevgilileri olduğunu” da öğrenir.
Duyguları öylesine bir dip yapar ki...
Kendi kendine şu ruh haline girer: 
“Karısı var, sevgilisi var, sevgilileri de var ama hiçbirine aldırmıyorum, ben onu seviyorum, hayatımı onunla yaşamayı sürdüreceğim.”
........................
Bu anlattıklarım -Semiha Şakir’in torunu- Pemra Uğurel’in yazdığı “ZAAF” adlı kitabından.
Aralıkla çalıştığı ve 5 yılda bitirdiği bu kitabın serüvenini anlatırken, gözlerinden yaşlar akıyor, bir yandan da “Ağlamayacağım, ağlamayacağım” diyordu.
Kendi yaşamından mı ya da pek çok yaşamdan bir harman mı bilemem.
Ama çok duygu yüklüydü.
Melis Aygen’in yazının başında 
yansıttığım “klibi” işte bu kitaptan.
........................
Kitabın tanıtımı Nişantaşı Sofa Hotel’de yapıldı.
Suitin adı artık yaşamayan gazeteci Leyla Umar’ın adını taşıyor.
Güzel bir jest.
Aynur Velidedeoğlu kitaba uyumlu 
bir enstelasyona katkıda bulunmuş.
Pemra ile arkamızdaki yatağın üzeri yüzlerce kadın fotoğrafıyla kaplı.
Romandaki erkeğin sevgililerini temsil ediyor. Banyo da bir gün önce yaşanan ve öylece bırakılan sabahın görüntüsünde...
Aynalarda rujla yazılmış “Seni seviyorum” sözcükleri, yarım kalmış ruj 
lekeli kadeh, öylece savrulmuş bornozlar.
........................
Pemra bir de sürpriz yaptı.
3 gün sonra doğum gününü kutlayacak olan Melis Aygen için 
pasta hazırlatmış.
Pastanın üzerinde Marliyn Monroe’nun etekleri rüzgârla havalanan ünlü görüntüsü...
........................
Seven kadının bu felsefesi “zaaf” mı yoksa ayın karanlık yüzündeki 
“aşkın gücü” mü?

GÖÇEBE ZiHiN ÜLKESi

Genç kız moda-tasarım okumuştu. Başkalarına değil, kendisine çalışmak istiyordu. Önce Alaçatı’da küçük bir dükkân açtı.

Sonra...

“Küresel oynamalıyım” hayalinin peşinden Miami’ye gitti. Öyle bir ürün yakalamalıydı ki hem kendi sevsin ve inansın, hem de bunu o inançla sunabilsin. Buldu da...

Tamamen atıklardan dönüştürülerek üretilmiş sandaletler.

Adını sevmişti önce:

“Göçebe zihin ülkesi” anlamına gelen “Nomadic State of Mind...”

Çevreye katkıda bulunan bu ürünü öylesine sevdi ki gitti, “Türkiye Genel Dağıtımcılığını” aldı.

Sonra...

Miami ve Meksika Genel Dağıtımcılığını... Türkiye’de de çok sevdirdi bu markayı. Bir yılda markanın dünyadaki en büyük dağıtımcısı olmayı başardı.

Henüz 30’una bile varmamış bu genç kızın adı Burcu Tandoğan...

Ben onun “başarısının” yanı sıra “asıl girişimci ruhunu, konuya odaklanmaktaki yoğunluğunu, doğallığa tutkusunu” alkışlıyorum.