Kitle Kontrolü

11 Temmuz 2019

İnsanlarda da hayvanlarda görülmekte olan sürü psikolojisi bulgularına rastlanır. Kalabalık insan toplulukları tekil olarak tehlikeli davranışlar sergileyebileceği gibi şaşırtıcı biçimde rasyonel de olabilirler. Ki bu durum bilim insanları tarafından kitlelerin nasıl davrandıklarını araştırarak, gelecekte ölümcül olayları engelleme yollarını bulmaya kadar gitmiştir.Bazı zamanlar büyük bir kalabalığın parçası olmak riskli olabilmektedir. Kitleleri şekillendirmekte kullanılan kolektif çabalar, bu kitleye mensup her bir birey tarafından oluşturulmakta olan bir bütün. Ve bütünün odak noktası ise ideoloji, inanç, statü ve amaç ekseninde birleşiyor. Genelde fanatizm boyutuna evrilen bu durum nihayetinde türlü sorunları da doğurabilir. Nitekim kitlelerin etki ekseninde bu tür bir oluşum var oluyorsa, bu kitleler tarafından oluşturulan ve aynılık gösteren farklılıkların varlığıyla domine ediliyor.Bütünün dışındaki odaklar tarafından bir ayrıştırma unsuru olarak görülebilen ayrıştırma çabalarının temel gerekliliği odak dışı bireyler tarafından davranış yönlendirmeye davetiye çıkarıyor da diyebiliriz."Mantıksız Kalabalıklar"19’ncu yüzyıldan bu yana dek incelenen bir başlık olsa da kalabalık insan gruplarının 'mantığı olmayan kalabalıklar' olarak görülmeye başlanması son yıllarda ayyuka çıktı. Bunun sebebi ise var olan kitlenin de birey gibi özgün psikolojiye sahip olmasıdır. Bilindiği gibi, acil durumları kritize edilmesi sayesinde kolektif bir kimlik belirginliğinin farkına varabiliriz.Belli koşullarda konsolide edilen kitlelerin ne kadar iş birliği halinde olacağını belirlemede, kitlelerin gerek ideolojik aidiyetleri gerek ise düşünsel kimlikleri önemli bir unsurdur. Çünkü bu kitleleri ortak paydada buluşturan sosyal kimliğin, fikir uzlaşımı için gerekli olduğunu ve bu kimseleri bir arada tuttuğunu söyleyebiliriz. Öyle ki; bu durumlarda kitle kimliği, diğer kimliklerden daha önde yer alır. Kalabalığın idaresini kolay hale getirmek için etnik kimliğe veya dine göre bölmenin bir yararı olmaz. Belli özellikleri olan kitlelere ait kuralları anlamak zor olsa da kabullenmesi gerekir. Psikolojik açıdan kalabalığın oluşturabileceği tehlikeleri de abartmamak gerekiyor. Elbette yadsınması da yersizdir. Kitlesel panik durumlarına az rastlanan bir olgu. Çünkü insanlar kalabalık bir kitlede başkalarının paniğe kapılacağına inanır ise, işte o zaman gerçek bir tehlike olmasa dahi kendileri de panik durumuna sokabilir. Böylesi durumlarda en iyi önlem bazen en beklenmedik olanları da diyebiliriz.Bir açıdan bakıldığında kitle yönetimi alanındaki bilimsel gelişmelere rağmen şu an dahi kat edilecek epey yolun olduğunu gösteriyor. Kalabalık kitlelerin oldukça komplike ve sofistike bir yapısı var olması, kitle idaresi yöntemlerini anlamak ve teknikler geliştirmek de hızlı bir şekilde ilerlemesinden başka alternatif yolun olmadığını da doğrular nitelikte. Bu sebeple kitleleri yönetmek de onları etkin bir şekilde anlamak da oldukça zor. Fakat kitleleri yönlendirmek ve fanatik boyuta ermiş bu bireyleri kontrol etmek için sıralanan maddeler uzayıp gidecektir.

İnsanlarda da hayvanlarda görülmekte olan sürü psikolojisi bulgularına rastlanır. Kalabalık insan toplulukları tekil olarak tehlikeli davranışlar sergileyebileceği gibi şaşırtıcı biçimde rasyonel de olabilirler. Ki bu durum bilim insanları tarafından kitlelerin nasıl davrandıklarını araştırarak, gelecekte ölümcül olayları engelleme yollarını bulmaya kadar gitmiştir.

Bazı zamanlar büyük bir kalabalığın parçası olmak riskli olabilmektedir. Kitleleri şekillendirmekte kullanılan kolektif çabalar, bu kitleye mensup her bir birey tarafından oluşturulmakta olan bir bütün. Ve bütünün odak noktası ise ideoloji, inanç, statü ve amaç ekseninde birleşiyor. Genelde fanatizm boyutuna evrilen bu durum nihayetinde türlü sorunları da doğurabilir. Nitekim kitlelerin etki ekseninde bu tür bir oluşum var oluyorsa, bu kitleler tarafından oluşturulan ve aynılık gösteren farklılıkların varlığıyla domine ediliyor.

Bütünün dışındaki odaklar tarafından bir ayrıştırma unsuru olarak görülebilen ayrıştırma çabalarının temel gerekliliği odak dışı bireyler tarafından davranış yönlendirmeye davetiye çıkarıyor da diyebiliriz.

"Mantıksız Kalabalıklar"

19’ncu yüzyıldan bu yana dek incelenen bir başlık olsa da kalabalık insan gruplarının 'mantığı olmayan kalabalıklar' olarak görülmeye başlanması son yıllarda ayyuka çıktı. Bunun sebebi ise var olan kitlenin de birey gibi özgün psikolojiye sahip olmasıdır. Bilindiği gibi, acil durumları kritize edilmesi sayesinde kolektif bir kimlik belirginliğinin farkına varabiliriz.

Belli koşullarda konsolide edilen kitlelerin ne kadar iş birliği halinde olacağını belirlemede, kitlelerin gerek ideolojik aidiyetleri gerek ise düşünsel kimlikleri önemli bir unsurdur. Çünkü bu kitleleri ortak paydada buluşturan sosyal kimliğin, fikir uzlaşımı için gerekli olduğunu ve bu kimseleri bir arada tuttuğunu söyleyebiliriz. Öyle ki; bu durumlarda kitle kimliği, diğer kimliklerden daha önde yer alır. Kalabalığın idaresini kolay hale getirmek için etnik kimliğe veya dine göre bölmenin bir yararı olmaz. Belli özellikleri olan kitlelere ait kuralları anlamak zor olsa da kabullenmesi gerekir.

Psikolojik açıdan kalabalığın oluşturabileceği tehlikeleri de abartmamak gerekiyor. Elbette yadsınması da yersizdir. Kitlesel panik durumlarına az rastlanan bir olgu. Çünkü insanlar kalabalık bir kitlede başkalarının paniğe kapılacağına inanır ise, işte o zaman gerçek bir tehlike olmasa dahi kendileri de panik durumuna sokabilir. Böylesi durumlarda en iyi önlem bazen en beklenmedik olanları da diyebiliriz.

Yazının devamı...

Sıfır Günü

22 Haziran 2019

Dünyamızın yüzde 70'i suyla kaplı ve bu miktar hiç mi hiç değişmiyor. Buna rağmen yüzde 97,5'i tuzlu su olması sebebiyle de insan tüketimine uygun değil. Hem dünya nüfusunun hem de sıcaklıkların artması sebebiyle de tatlı su sorunu yaşanıyor. Yakın bir gelecekte de tatlı suya olan talebin yüzde 55 artış göstermesi bekleniyor. Tatlı suyun yüzde 70 gibi bir oranı ise tarımda kullanıldığını, artan nüfusu beslemek için gıda üretimi 2035'e kadar yüzde 69 artacağını, elektrik enerjisi üretiminde soğutucu olarak da su kullanılıyor olduğunu, bu enerjinin yüzde 20 oranında artacağı konusunda fikir birliğinin oluştuğunu hatırlatmakta da fayda var.
Bu senaryoya göre istikrarsız ve farklı çatışmaların yaşandığı bölgeler tehdit altında görünüyor. İklim modellerinin kullanıldığı ve sosyoekonomik senaryoların baz alındığı bir çalışmada Dünya Kaynakları Enstitüsü’nden araştırmacılar 167 ülkede tahmini su tüketimi yeryüzü su kaynaklarını ölçtüler. Ve bulgular Orta Doğu’da dokuz ülke, önümüzdeki yirmi yıllık süreç içerisinde yıkıcı boyutlarda su stresi yaşayacağını belirtti. Bu ülkeler, Bahreyn, Kuveyt, Filistin, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Suudi Arabistan, Umman ve Lübnan olacak. Türkiye ise bu listenin 27'nci sırasında yer alıyor. Fakat risk çok yüksek!
"Sıfır Günü"
Bu senaryolar konuşulurken, Güney Afrika Cumhuriyeti örneğini vermek gerekir. Çünkü Güney Afrika Cumhuriyeti elli beş milyonluk nüfusuyla Afrika’nın incileri arasında sayılsa da burada alışılmışın dışında şeylerin başında ülkenin üç başkenti olmasından çok, Cape Town'da yaşanan "Sıfır Gün" adlı uygulamadan söz etmek gerekiyor. Artan kuraklık ile bir süredir mücadele etmekte epey zorlu süreçler atlattı; halen de izlerini yaşıyor. National Geographic de yaşanan su kıtlığına karşı önlem olmak amacıyla burada yerel yönetim tarafından planlanan bir projeden esinlenerek, kişi başı su tüketiminin günde yirmi beş litreyle sınırlanacağı ”Sıfır Günü” uygulamasından yola çıkarak, kurgusal bir anlatım ile harmanlanan "25 Litre" adlı farkındalık projesiyle bu sorunsala dikkat çekti. Neredeyse hiç televizyon izlemememe rağmen denk geldiğim bir belgesel ile o an her ne ile uğraşıyorsam bıraktım. İzledikçe sarsıldım, düşünmeye, hissetmeye ve o anı kendi zihnimde yaşamaya başladım. Su kıtlığı birçok kesim tarafından yüzlerce kez örselenen, dillendirilse de umursanmayan bir konu başlığıdır. Fakat bu belgesel muadillerinden farklı olarak bazı dikkat çeken nüanslar barındırıyordu. Senaryolu anlatım ile bambaşka bir şey izledik.
Bahsi geçen bu belgeselde, gelecekteki tüm dünyayı etkisi altına alacağı öngörülen su kıtlığına dikkat çeken ve bu küresel sorunun Türkiye'deki olası etkileri ustaca yansıtılıyordu. 2040 yılına gönderme yapan kurgusal bir senaryo ile su konusunda tasarruf bilincinin yerleşmemesi halinde yaşanması muhtemel zorluklar hakkında bilgi veren bu belgeselde, sevgili Gökhan Özoğuz’un uzmanlarla ve sevgili Özge Özpirinçci ile yaptığı görüşmelerle de farklı bir hal aldığını, çünkü farkında olmasak da dünya gündemindeki su kıtlığı sorununu Türkiye özelinde masaya yatırılması gerekiliyordu.
İlk yayın tarihi 22 Nisan Pazartesi günü olduğunu öğrendim. Bakıldığında neredeyse bir aydan daha fazla süredir bu projeye denk gelmemiş olmamın eminim ki tek sorumlusu benimdir. Yine de bilinmelidir ki; doğru ve güzel olan bir gün mutlaka açığa çıkar. Bu açıdan bakıldığında ise ana fikri, kurgusu, sinematografik bileşenleri ile bütünsel olarak verdiği mesajlar oldukça netti: Suyunu koru, geleceğini kurtar! Nitekim su konusunda stresli sayılabilecek ülkeler arasında bulunan Türkiye'de 2015 yılında 1.422 metreküp olan kişi başına düşen su miktarı, 2017 yılı itibarıyla 1.386 metreküp olarak hesaplanmıştı. İklim değişikliği ve artan popülasyon, çarpık şehirleşme ve endüstriyel gelişmeler, doğrudan ve dolaylı su kullanım alışkanlıklarımızla bu sınavda sınıfta kalacağımız yüksek ihtimalli bir gerçek. Ta ki olumlamalarımızı bırakıp, gerçekçi bir bakış açısıyla duruma yaklaşıp farkına varana dek!
Öyle ki; coğrafi koşulların gelecekte tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kişi başına düşen su miktarının azalmasına neden olacağı öngörülen bir gerçek. Artık tolere edilemeyecek, oluruna ise hiç bırakılabilecek bir durum olmadığının farkındalığına kavuşmalıyız. Çünkü tüm bu kritik süreçler neticesinde alınması gerekilen reaksiyonun doğurabileceği sorunları kestiriyor olmak gerekiyor. Bu açıdan gerekli gördüğüm ve sona erdiğinde gerçek anlamda etkilendiğim bir belgeseldi. İzledikten sonra birçok alışkanlığınızın değiştiğini ve bakış açınızın eskisi gibi olmayacağını göreceksiniz. Unutmayalım ki, her insan bir dünyadır; bizi ancak bizler kurtarabiliriz.

Yazının devamı...

Ambalaj Tüketimi

19 Haziran 2019

Geçtiğimiz günlerde mutfakta bulunan çöp kovasını dışarı çıkardım. Ve birkaç gün sonra o çöp kovasının yeniden dışarı çıkarmam gerektiğine şahit oldum. İçimden epey söylendim. Çünkü haddinden fazla çöp üretiyor olmamızın sebebi ben ya da bizler değil, bilakis üreticilerin ta kendisiydi. Nitekim "olmasa da olur," diyebileceğimiz birçok ambalajı çöp kutularımıza tıkıyoruz. Fakat evsel atıkları çıktığımızda geriye kalan tüm çöpün ambalajlardan oluştuğunu görmüyoruz.

Araştırdığımda ise ortaya çıkan tablo korkutucuydu. Türkiye’de günlük 87 bin ton, yıllık 32 milyon ton atık üretildiği kaynaklarıyla birlikte belirtiliyor. Hatta tablo öyle ilginçleşiyor ki; kişi başına 1.17 kilogramlık bir atık oluştuğunu istatiktik verileri ile açıklanıyor. Elbette atıkların bir kısmı geri kazanım tesislerine iletiliyor. Fakat yüzde 9.8’i geri kazanım tesislerinde işlem görebiliyor. Yüzde 0.2’lik bir kısmı ise yakılarak ya da başka yöntemlerle bertaraf ediliyor. Ayrıca atık yakma tesisinin yapımı için daha önceleri bir proje yapıldığını biliyorum. Fakat sürecin tamamlanmadığını da söylemeliyiz. Bu durumda alternatif bir şeylerin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Çünkü bu tablo gerçekten üzücü.

"Geri Kazanım Ne İşe Yarar"
Doğal kaynaklarımız, dünya nüfusunun artması ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi nedeni ile her geçen gün azalıyor. Ve biz insanlar bu gerçeği unutarak bu durumu yadsınıyoruz. Bu nedenle malzeme tüketimini azaltmak, değerlendirilebilir nitelikli atıkları geri dönüştürmek sureti ile doğal kaynakların verimli olarak kullanılması gerekiyor. Üreticiler ambalaj üretimini azaltmadığı sürece, tüketiciler de ambalaj üretimini üretmekte kararlı gibi görünüyor. Bundan dolayı piyasaya sürülen ambalajların atık haline geldikten sonra, türlerine göre ayrılıp geri dönüşüm sanayine sevk edilmesi sonucu, geri dönüştürülmüş malzemeler çeşitli ürünlerin üretim aşamasında ikincil hammadde olarak kullanılmaktadır. Böylece doğal kaynaklar daha az kullanılarak, doğaya katkı sağlanmış olur. Daha iyisinin olacağı o güne dek bu bir çözüm. "Ya sonra," derseniz eğer, bugünden başlayın.

Yazının devamı...

Jenerasyon Çatışması

18 Haziran 2019

Kuşak çatışması Sümer tabletlerinde de örneğine rastlanabilecek kadar geniş bir zaman dilimini kapsayan ve halen günümüzde dahi çözümlenmesi güç bir evreye yayılan bir süreci kapsıyor. Yazılı tarih bu dünya üzerinde belki de muhteşem olgu! Ve tarih bize gösteriyor ki; binlerce yıl önce dahi on yedi kil tablet parçasından oluşan bir yazıda baba, oğluna okula gitmesi, gayretle çalışması ve sokaklarda gezmemesi için tavsiyelerde bulunmakta ve oğlunun iyice dinlediğinden emin olmak için de söylediği sözcükleri tekrarlatmaktaydı. O günden bugüne değin değişen pek çok şey oldu. Fakat süregelen bu zaman zarfında muhtemelen daha yüzlerce yıl daha sürecek bu kuşak çatışmalarının yansımalarını araştırmak daha çok vakit alacak.

Sıklıkla duyduğumuz, tanık olduğumuz ya da birebir örneğini yaşadığımız bir kavram olan kuşak çatışmasının sebeplerine dair uzun süredir gözlemler yapılıyor. Bu gözlemler başta yaş farkına paralel olarak gelişen veya oluşan şeyler olarak adlandırılsa da kuşak çatışması aslına bakılırsa pek de böyle değil. Genel olarak çocuklar ve ebeveynler arasında yaşanacağı sanılan durum iki yaşıt yetişkin arasında pek yaş farkı bulunmamasına rağmen de görülüyor. Bunu değişen çevre ve yeni şartlar karşısında alınan reaksiyonlar olarak adlandırabiliriz. Fakat yetişkin bireyler bilişsel olarak yeni davranışlar geliştiriyor olsa da çoğu farklılıklar bireylerin çevreye uyumsuzluktan kaynaklanıyor.

"Farklı Yaşam Normları Çatışır"
Genç bireyler, çevreye uyum konusunda kendilerinden bir önceki kuşağa nazaran çok daha aktif ve esnek bir yapıdalar. Gerek ideolojik gerek ise psikolojik olarak bu tüm bulgularda görülüyor. Bu sayede karşılıklı olarak birbirlerinin davranışlarını anlayamamaya kadar giden ve hatta eleştiriyi dahi kaldıramayacak kadar kırılgan ya da saldırgan tavırlar da sergileyenler de çıkabiliyor. Bu farklı yaşam normlarının çatışmasına bağlı olarak çeşitli paradokslar yaşamasına sebep olabilir. Geniş açıdan düşündüğümüzde toplum da bu tür kırılgan yapılara ve duygu durumlarına sahip olabilir. Nitekim çağdaş toplumlarda genç bireylerden birçok şey bekleniyor. Fakat bu beklentiler öncesinde bunları karşılayacak kurallar açıkça belirtilmediği için bu belirsizlik içerisinde yetişkinlerle fikir çatışmalarına düşebiliyor. Bu belirsizliğin meydana getirdiği sonuçlardan biri ve bence en önemli olanı da toplum içerisinde sürekli olarak değişmekte olan değer değişimi örnek gösterilebilir. Belirgin ve keskin hatlarda çizilmemiş değer değişim süreçleri neticesinde ortaya birçok çelişki çıkar. Tahmin edersiniz ki, bu da genç bireydeki kaygı ve benzeri durumları meydana getirir. Fakat bilinmelidir ki; kuralların kişiye koruyucu bir etkisi vardır. Bu durumda kuralların etkisini ve gelecekteki rolünü bilmekte fayda var. Tabii bir de çatışmaların genel sosyo-kültürel nedenleri de...

"Kuşak Çatışmasının Sebepleri"
Literatüre göz atacak olursak eğer, iki başlık öne çıkar: bireysel ve sosyal... Eğer genç bireyin kimliğini kanıtlama ihtiyacı var ise bu bireysel, sosyo-kültürel değişmeler sebebiyle çatışma oluyor ise bu da sosyal nedendir. Tabii bunlar ile de sınırlı kalmaz. Kutuplaşmış bir demografik yapı da çatışma sebepleri arasında sayılmalıdır. Bir yanda nüfus oranı giderek artan genç birey nüfusu varken, diğer yanda da ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü elinde bulunduran geniş bir yaşlılar grubu görülmektedir. Ki burada da kuşaklar arası çatışma çıkması muhtemeldir. Sebeplerinden biri de genç bireylerin, üniversite ve yüksekokullara gidişi ve ebeveynlerinden daha yüksek kademelere çıkmaları olabilir. Yaygınlaşan eğitim, kitle iletişim araçları bu bilinçlenmede aktif bir rol ve geniş bir etki alanı yaratmaya olanak sağlamıştır. Bu nedenle bu bilinçlenme, onların yetişkinlerle çatışmalarını arttırmaktadır.

Sosyolog Joseph H. Fichter, bu tür sorunların meydana gelişini iki durumda ortaya çıktığını belirtir. Bunlardan ilki, kültürün kabul ettiği değerleriyle insanların gerçek davranışı arasında bir boşluk ya da çatışma olduğu zaman, ikincisi ise elbette toplumda çeşitli alt grupların, alt kültürlerin farklı, birbiriyle çelişen değerleri olduğu an.

"Düşünce Çoğuldur"

Yazının devamı...

Merkezileşmek

17 Haziran 2019

Türkiye ilk alışveriş merkezi ile 1988 yılında tanışmıştı. O dönemlerde görkemli denebilecek bir şekilde açılışı yapılan Galleria, kısa sürede yalnızca o bölgenin değil tüm İstanbul’un çekim merkezi haline geldiğini söylemek mümkün.

Galleria’dan sonra ise Türkiye’de AVM yatırımlarının sayısı hızla arttı ve halen de inşaat halinde olanları görmek mümkün. AVM yatırımlarında artan ivme perakende sektörünü de büyüterek, farklı AVM’lerin de çeşitlenmesine yol açtı. Bundan daha birkaç yıl öncesine kadar AVM deyince kapalı bir alan içinde sıralanmış mağazalar, yeme içme alanları ve sinema bölümü aklımıza gelirdi, ama bugün bakıldığında AVM’ler birer yaşam merkezi haline gelmiş durumda. Kimisi yaptıkları yatırımlar ile metro ve diğer toplu taşıma araç güzergahlarının proje dahilinde AVM bağlantısı kurarak bunu başarıyor, kimisi de cadde alışverişini ön plana çıkarmak için açık alan ve cadde konseptini belirliyor. Temel amacın AVM kültürünü farklı inovatif edisyonlar ile tüketiciye sunmak olurken, ön plana çıkacak yenilikler yaparak bunu yapacağını düşünen yerli ve yabancı birçok yatırımcı var. Peki, toplum zaman algısının yitirilmesine sebep olan bu yerlerde yeterince mutlu mu?

"Alışveriş Merkezlerine Alıştık mı?"

Aslında değiller. Fakat YA-SED verilerine göre, Türkiye’ye son dönemde giren 150 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırımın 14 milyar dolan AVM yatırımcılar oldukça mutlu görünüyor.

Bu çeşitlilik yeni projelerle de artmaya devam ediyor. Bugünkü tabloda ise Türkiye'de toplamda 426 AVM bulunuyor. Nitekim Türkiye'de alışveriş merkezi kültürü, yaşam biçimimizi, alışkanlıklarımızı, şehir dokumuzu bir hayli değiştiren, alışkanlıklarımızı dönüştüren dikkat çekici bir fenomen haline gelerek; hızlı şehirleşmenin ve tüketim ekonomisinin kurulduğu dengeler dolayısıyla hayatımıza girdi. Bu bağlamda alışveriş merkezleri, insanların birçok şeyi aynı anda bulması ve bu kurgunun hayatımıza entegre edilmesiyle bugün olmazsa olmazları arasında bulunuyor, ama biz onlara ne kadar alıştık?

Yazının devamı...