Sabancı Müzesi

18 Aralık 2008

Oğlum bayram tatilini geçirdiği Londra’dan Swissair ile gelirken uçaktan havayollarının dergisini de almış getirmiş. Derginin baş hikayesi İstanbul. “Elektriklendiren şehir” diyor. Tam 21 sayfa ayırmış İstanbul için. Kai Strittmatter’in hikâyesi Boğaziçi’nden, İstanbul’un lokantalarına, hamamlarına kadar uzanıyor. Müzeler bölümünün ilk müzesi Sakıp Sabancı Müzesi. Düşünebiliyor musunuz? Topkapı, İslam Eserleri, Resim Heykel gibi müzelerin adı geçmiyor, ama ilk sıraya Sabancı Müzesi’ni koymuşlar. “Müze direktörü Nazan Ölçer bir mucize gerçekleştirdi ve bu müzeyi çok kısa zamanda Türkiye’nin en iyi müzesi haline getirdi. Batı çağdaş sanatı ve ülkenin Osmanlı mirasını yansıtacak dönüşümlü sergiler açıyor” diyor hikâyede.
Vizyonu tescillendi
Nazan Ölçer’e telefon ettim, bu adamı tanıyor musun diye. Hayır tanımıyormuş, röportaj falan da vermemiş. Yani Türkiye’de kulağına gelenlerle yazmış yazar Sabancı Müzesi’ni. Ben de birkaç hafta önce Doha’da, İslam Eserleri Müzesi’nin görkemli açılışındaydım. Dünyanın tüm büyük müzelerinin direktörleri de davetliydi. Tabii Dr. Nazan Ölçer de. Bir de müze direktörü olarak Prof. İlber Ortaylı davetliydi Türkiye’den, ama o gelemedi. Doha’da tüm bu gelenlerle birlikte Ritz Carlton’un yeni açılan Şark Oteli’nde kaldık. Sabah, öğle, akşam yemeklerini birlikte yedik ve Nazan Ölçer’in bu creme de la creme arasındaki itibarına bire bir tanık oldum.
Tabii Ölçer’in her adı anıldığında, Sabancı Müzesi’ninki de anılıyor, koca koca müdürler, Ölçer’e birlikte sergi yapma teklifi öneriyor. Rahmetli Sakıp Bey, devletle 61 yaşında emeklilik çekişmesinin yaşandığı günlerde Nazan Ölçer’in burukluğunu fırsat bilip onu İslam Eserleri’nden koparıp almıştı. Sakıp Bey’in vizyonu bir kez daha tescilleniyor; tek bir kaligrafi koleksiyonuyla Sabancı Müzesi dünya müzecilik çevrelerinin ezberine giriyor.

Kenter tam 60 yıldır sahnede
Yıldız Kenter ilk kez sahneye 12 Aralık 1948’de Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Shakespeare’in 12. Gece’siyle sahneye çıkmış. O yüzden de 12 Aralık’ta tam 60. yılını doldurdu sanat yaşamında. Cuma gecesi Kent Oyuncuları’nda Victoria’nın kostümlü provasında dostları, meslektaşları, öğrencileri ve basın onu yalnız bırakmadı. O ön sıralardan değil de balkondan izlemeyi tercih etti Victoria’nın iki oyuncusu, Defne Halman (Talat Halman’ın kızı) ve Engin Hepileri’yi. Yıldız Hanım’ı o gece yalnız bırakmayan dostları arasından Engin Cezzar, “Yıldız Kenter’i bu gece yönetmen olarak değil de oyuncu olarak görmek isterdim” dedi.
Yıldız Kenter altı kardeşmiş. Ağabeyinin teşvikiyle tiyatro dünyasına girmiş. Kardeşi Müşfik Kenter de onun. Yıldız Kenter’in babası İskoçya’da okumuş ve Türk Dışişleri’ne girmiş. Hatta söylenene göre İsmet Paşa’nın Özel Kalem Müdürlüğü’nü bile yapmış. Ama bir İngiliz’le yani Yıldız Hanım’ın annesiyle evlenmesi onun Dışişleri’nden ayrılmasına sebep olmuş.

Yazının devamı...

Issız adam’ı anlamak

11 Aralık 2008

“Issız Adam” Cemal Hünal’ın Ayşe Arman’a verdiği röportajda, babası Atilla Hünal’ın “Eğer bir çocuğu fazla paketlersen sıradan olur. İstedim ki, çocuklarımızın kökleri doğru olsun, ama dallarıyla istedikleri yerlere gitsinler. Onları budamayalım. Budarsak Bonzai olurlar, Allah’tan olmadılar” dediğini okuduğumda, kendi çocukluğumu düşündüm. Cemal Hünal’ın tam tersi. Paketlenmiş, sıradan, dalları budanmış...
Benim çocukluğuma bakınca, “Allah’tan” diye şükredebileceğim tek şey, Cemal Hünal gibi, içine doğduğum gerçeklikten kaçabileceğim bir “hayal dünyası” kurabilmem ve çok okumamdı. Okudukça hayal dünyam genişledi. Dallarım dış dünyamda budandıkça, hayal dünyamda büyüdü. Ama, giderek doğama ve kendime yabancılaştım.

Elalem ne der, çok ayıp
Ailemde ve içinde büyüdüğüm kültürde, “doğru” denilen şeyin aksini yapmak dışlanma nedeni olduğundan, bir çocuk “Elalem ne der” veya “Çok ayıp” diye terbiye edildiğinden, başkalarının gözünden bakmaya alıştırıldım küçükken. Birilerinin “Aferin” deyip onaylayacağı, sevip takdir edeceği bir çocuk olmaya çalışırken, “yanlış” olduğu söylenilen şeyi “Ama neden” diye sorgulamak bile, suçluluk duygusu hissettiriyordu. Yine de “Neden” diye soran bir insan oldup hep. Çünkü, okuduklarımla ve hayal ettiklerimle, yaşadığım gerçeklik ve “doğru” olduğu söylenenler birbirine uymuyordu. İç dünyam ile dış dünyam arasındaki çelişki giderek büyüyordu.
Röportajı okuyunca, “Acaba, Hünal ailesinin kızı olarak doğsaydım, farklı bir kadın mı olurdum? Yoksa ailem, bugün olduğum kadının filiz verebileceği doğru topraklar mıydı?” diye düşündüm. Kim bilir?

Yazının devamı...

Oryantalizm Pera’dan sorulur

27 Kasım 2008

Tepebaşı’ndaki Pera Müzesi’nde biliyorsunuz güzel bir sergi var, “Britanya Oryantalizmi”. Şimdiye kadar gitmediyseniz gidip gezin. İngiliz ressamlar 18 ve 19’uncu yüzyılda bizim buraları nasıl görmüşler nasıl resmetmişler onların bakış açısını güzel anlatıyor. Bugün bu sergi paralelinde iki günlük sempozyum başladı Pera Müzesi’nde.
Sempozyumu Mimar Sinan Üniversitesi’nden Prof. Zeynep İnanakur, Londra Moda Tasarımı Koleji’nden Reina Lewis ve Sidney Üniversitesi’nden Mary Roberts düzenledi. Sempozyum’da 19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki kültür alışverişi çeşitli boyutlarıyla konuşulacak.
Sergiye gitmişken onu da izlersiniz. Sempozyuma katılanlar ya bilim adamları, ya koleksiyoncular ya da sanatçıların torunları, aileleri.

2010’da İstanbul’da neler olacak?
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı bugüne kadar yaptıklarını anlatmak için kalabalık bir grubu Swiss Otel’de bir toplantıya çağırdı. Kimler yoktu ki?
Önce basın, sonra Ajans’a projesi olup da sunanlar, mimarlar, sanatçılar, küratörler... Sırayla iş adamlarına, yabancı misyon şeflerine de ertesi akşamlar anlattılar.
Bu ajans siyasilerden Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’ya bağlı. 58 kişilik Danışma Kurulu da Hüsamettin Kavi’ye. Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ve Genel Sekreteri Eyüp Özgüç. Şunun şurasında 2010’a ne kaldı ki? Köprü ayaklarında, sokak kenarlarında sık sık göreceksiniz “Sahne Senin İstanbul” diye, işte bu proje o. Nedir bu Avrupa Başkenti denilen şey?

Yazının devamı...

Nerede çokluk, orada sapkınlık

14 Kasım 2008

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 5. Aile Şurası’nda, fakir bir ailenin bodrum kattaki evine yaptığı ziyareti anlatırken, “Tek odalı bir ev. Tabii sıcak olsun diye de tavanı adeta tezek gibi bir şey ile sıvamışlar. Başım tavana değdi, tabii o denli alçak. İçerde bayanın beyi yok, iki tane kendi çocuğu, üç tane de kız kardeşinin çocuğu var. Tuvalet gibi bir şey yapmışlar, bir perde ile örtülü. Yaklaşık 12 metrekare odada yaşıyorlar. Oranın halini düşünün. Yani kokusundan, yaşam kokularına, her şeye varıncaya kadar...” demişti.
Ülkeden bir insan manzarasını Başbakan’ın anlatımıyla canlandıralım gözümüzde. Beraber düşünelim. 21. yüzyıl insanının ulaştığı seviyeyi sergileyen bir tablo çıkmıyor, öyle değil mi?

Stüdyo daire müjdesi
Başbakan, TOKİ ile hareket edilerek bu ailenin sorununun çözülmesi için talimat verdi o gün. İnsan onuruna yakışmayan böyle bir ortamda yaşayan, üç, beş, yedi, belki dokuz, on çocuklu ailelerin, kentlerde artık 45 metrekare evlerde yaşayabilecekleri bir projenin müjdesiyle birlikte.
Gerçekleşmemiş olsa da henüz, şimdi de böyle bir ailenin, tavanına tezek sıvanmamış, modern inşaat malzemeleriyle yapılmış 45 metrekarelik stüdyo tipi bir dairedeki olası yaşamını gözümüzün önüne getirelim. Küçücük bir mutfak, tuvalet-banyo, bir yatak odası ve o odadan biraz daha büyük bir salonda yaşamaya çalışacak, beş, on, belki daha kalabalık bir nüfus...
Bunlardan biri baba, biri anne. Her ikisi de cinsel olarak aktif olan, yetişkin insanlar. Çok sayıda da çocuk. Kimisi, regl olunca artık kadın olduğu varsayılan ve evlenip cinsel ilişkiye girebileceği, hatta çocuk doğurabileceği düşünülebilen ergen kızlar. Veya, baba olabilecek yaşa geldiği varsayılan, gözü açılmadan hemen baş göz edilmek istenilen ergen erkekler. Bazıları da henüz ergen olmamış küçük çocuklar.

Yazının devamı...

Erkekliğin sırat köprüsü...

7 Kasım 2008

Küçük çocuğa cinsel istismar suçlamasıyla yargılandığı davada tahliye edilen Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez’in açıklamaları beni de öfkelendirdi. Ama okuduğumda içimi fena acıtan söz, eski Adli Tıp Kurumu Başkanı Oğuz Polat’dan geldi. 14. yaşındaki B.Ç.’nin “Ruh ve beden sağlığının bozulmadığı” yönündeki raporuyla Üzmez’i kurtaran kurumun eski başkanı, çok acı bir gerçeği ortaya koydu: “Cinsel istismara uğramış çocuklarda en sık rastladığımız bulgulardan birini söylüyor çocuk. ‘Vücudumu sevmiyorum’ diyor. Kendisini suçlamak söz konusu.”
Bedenine yabancılaşmak
Daha çocukken, bütün hayatını içinde sürdüreceği vücudundan nefret ettirilen ve bir kadın bedeninin içine doğduğu için erkeklerin yaptıklarından dolayı kendini suçlayan bir insanın hayatının geri kalanını nasıl geçireceğini düşünün. Önündeki çok uzun bir yolu, ayağını acıtan, içinde kendini rahatsız hissettiği, sevmediği, yakıştıramadığı bir ayakkabıyla yürümek gibi. Sahip olduğu tek gerçeklik olan bedenine yabancılaştırılan kadınların karşısındaki erkeklerin durumuna da bakalım... Kadın vücuduna nasıl baktıklarına...
Üzmez’i “Teke Tek” programına davet eden Fatih Altaylı, üzerinde çıplak kadın fotoğrafı bulunan kol düğmelerini takmıştı. Üzmez’in avukatı Bülent Demir hemen atıldı: “Kol düğmelerinizde çıplak kadın resmi var, cinsel organı gözüküyor. Çıplak kadın resmini kullanarak `Fatih Altaylı playboydur, zamparadır` diyebilir miyim?”
Altaylı da, “Çıplak kadın resmi var ancak cinsel organı gözükmüyor” dedi ve kameraya tuttu. Bir yanda kadının çıplaklığını “zaafiyet” olarak gören, diğer yanda kadın bedenine hayranlığını sergileyebilen erkek. Ancak, birini “suçlama”, diğerini de “savunma” durumuna getiren şey, kadının cinsel organı.
Kim olduğumu biliyor musun?
Bu ülkede çok yaygın olarak, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” diye dayılananlar veya onların bu şekilde ezdiği erkekler... Böyle diyerek kendinizi ne kadar “güçlü” hissediyor veya böyle dayılandığınız erkekleri ne kadar “ezik” hissettiriyor-sunuz, bilemiyorum... Erkekliğinizi, kaç beygir gücünde araba kullandığınız, nerede oturduğunuz, ne kadar kazandığınız, emrinizde kaç kişi çalıştırdığınız veya ne kadar şöhretli olduğunuzla mı ölçüyorsunuz? Ya da, bunlara sahip olmadığınız için kaç çocuğunuz olduğuyla? Geçin bunları.

Yazının devamı...

Bu kadın hastalığı mutsuz ediyor

24 Ekim 2008

Geçenlerde, sabah apartmandan çıktığımda, küçük, beyaz bir kuş tüyü gördüm havada. Durup izledim. Beni şaşırtmıştı. Çünkü, yere inmiyordu. Yerçekimine meydan okurcasına yükseliyordu. Hiç esinti olmadığı halde, zarif bir şekilde dans eder gibi, büyülercesine havada süzülüyordu. Yükseldi, yükseldi ve bahçe duvarını aşıp gözden kayboldu.
O uçuşan beyaz, yumuşak tüyü izlerken düşündüm bir an. Bütün gün zihnimde evirip çevirip üzerine senaryolar yazdığım düşüncelerimi bir an için bırakabilsem, o tüy kadar hafif olabilir miyim diye... O düşünceler gidince, onların yol açtığı kuruntular, endişeler, beklentiler, korkular, beni ağırlaştıran tüm olumsuz duygular da uçup gitse... Geriye sadece ben, ama “ben” sandığım kimliğim, kişiliğim değil, gerçek “kendim” kalsam, varolmanın o dayanılmaz hafifliğini hissetmek nasıl olurdu acaba...
Hayatımızı nasıl geri kazanırız?
Michigan Üniversitesi’nin psikoloji profesörü Susan Nolen-Hoeksema’nın “Fazla düşünen kadınlar, bundan kurtulup hayatınızı nasıl geri kazanırsınız?”adlı kitabının, “bazı kadınların her konuda fazla düşünmele-rine, endişelenmelerine, her cümle ve her kelimenin arkasında başka (gizli) anlam veya mesajlar aramalarına dair” olduğunu okuduğumda, o anı anımsadım.
Nolen-Hoeksema’ya göre, kızlar, erkeklere kıyasla daha yoğun şekilde kendilerine güvenlerini ilişkileri üzerine kuruyor, ilişki yürümediğinde de özgüvenleri ve kendilerine verdikleri değer sarsılıyormuş. Günümüzde kadınlar, eskiye göre daha bağımsız, kendinden emin, güçlü ve faal olsa da, bazen küçük ya da daha büyük bir sorun karşısında kontrolünü yitirip olumsuz düşünce ve duyguların altında eziliyor ve tüm enerjisini, hatta yaşam sevincini tüketebiliyormuş.
Yazar diyor ki, “Bu ‘fazla düşünme hastalığına’ yakalandığımızı gösterir. ‘Ben kimim?’, ‘Başkaları hakkımda ne düşünüyor?’, ‘Neden bir türlü mutlu olamıyorum?’ gibi sorularla kendimizi yiyip bitiririz. Kafamızı meşgul edip bizi yoran bu sorular çok daha spesifik de olabiliyor. ‘Neden kardeşimle geçinemiyorum?’, ‘Neden önüm tıkalı, bu işte zaman kaybediyorum?’, ‘Sevgilim bunu söylerken ne demek istedi?’ gibi.”
Negatif senaryo ilişkiyi zehirliyor

Yazının devamı...

Sizin ‘terminatör’ünüz neye programlanmış?

17 Ekim 2008

İnsanoğlunun en büyük kabusu, soyunun sona erme olasılığı olmalı. Bilinmeyen geleceğe ilişkin yapılan bilim/kurgu filmlerin birçoğunda, insanın yarattığı yapay zeka/robot/ makinelerin, yaratanına hükmettiği karanlık bir tablo görüyoruz. Kalan bir avuç insanın kendi yarattığı makinelere karşı başkaldırısında ihtiyaç duyulan şey ise, bir “lider”. Veya, “Matrix” adlı filmde olduğu gibi bir “kurtarıcı”.
Bugünlerde CNBC-e’de gösterilen “Battlestar Galactica” adlı dizide, yıllar önce insanlar tarafından yapay zeka kullanılarak üretilmiş robotlarken, zaman içinde kendi zeka ve bilinçleri oluşan Saylonlar, efendilerine karşı örgütlenerek savaş başlatıyor. İnsanların yaşadığı 12 koloniyi nükleer silahlarla yok ediyor. Savaşyıldızı adlı geminin mürettebatı ve hayatta kalabilen 30 bin dolayında insan, Saylonlar’ın yeni silahları karşısında tamamen çaresiz kaldıkları yolculukları boyunca, kendileri için yeni ve güvenli bir yer olacağına inandıkları efsanevi gezegen Dünya’yı arıyor. Her bölümün başında aynı cümleyi görüyoruz: “Hükmedemeyeceğiniz şeyi asla yaratmayın”

Yapay zeka ufukta
CNBC-e’nin, insanlığın ufuk çizgisini bilim/kurgu ile aşmayı deneyen bir başka dizisi de, “Terminator: The Sarah Connor Chronicles”. Öngörülen gelecekte, insanlığın önemli bir bölümünü yok eden bir felaket yaşanmış yine.
Makinelerin hükmettiği karanlık bir dünyada, kalan bir avuç insan ümitsiz bir savaş veriyor. Gelecekten günümüze gönderilen amansız ölüm makinesi robotlar, tarihin normal akışını değiştirmek için, geleceğin insan direnişçilerinin lideri John Connor’ı öldürmeye programlanmış.
Yani, insanlığın kaderi 15 yaşındaki bu çocuğun yaşamasına bağlı. Annesi Sarah, büyüyünce dünyayı kurtaracak olan oğlunu robotlardan koruyor. En büyük yardımcısı da, gelecekten gönderilen ve Connor’ı korumaya programlanan bir başka robot. “Makine uygarlığı”na start verecek olan “Skynet” adlı yapay zeka ufukta ve “devreye girmeyi” bekliyor.

Yazının devamı...