SAKIZ VE ŞEKERDEKİ TEHLİKE!

18 Ağustos 2019

Özellikle şekerleme, sakız gibi daha çok çocukların tükettiği ürünlerde yaygın olarak kullanılan titanyum dioksitin gıdalara katılmasının nedeni beyazlatıcı etkisi ve nem tutucu özelliği

Kodu, E171. Adı, Titanyum dioksit. Gıda katkı maddesi. Ama 4 ay sonra Fransa’da gıdada kullanımı yasak. Bizde ise herhangi bir yasak söz konusu değil. Özellikle de şekerleme, sakız gibi daha çok çocukların tükettiği ürünlerde yaygın olarak kullanılıyor. Gıdalara katılmasının nedeni, beyazlatıcı etkisi ve nem tutucu özelliği. Beyaz şeker ve sakızlar, bazı peynir çeşitleri, pastalar ve diş macunlarında titanyum dioksit bulunma oranı oldukça yüksek.

Fransa’da yasak geliyor

Peki bu madde Fransa’da neden yasaklanıyor? Çünkü kesin kanıtlanmasa da insan sağlığına zarar veriyor. Temel şüphe, titanyum dioksitin vücutta parçalanmayarak biriktiği ve yerleştiği bölgelerde hastalık yaratıcı etki yarattığı yönünde. Nem tutucu özelliği nedeniyle bu maddenin beyin veya eklemlerdeki sıvıyı tükettiği sanılıyor. Bunun en hafif sonucu da romatizmal hastalıklar. Asıl korkulan yanı ise titanyum dioksitin DNA hasarına yani; kansere neden olması. Kaliforniya Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma, titanyum dioksit (TiO2) nanoparçacıklarının kromozomlara hasar verdiğini ortaya koymuş. Zira kromozom hasarı demek, kanser riski demek. Zaten Dünya Sağlık Örgütü de, bu maddeyi muhtemel kanserojen olarak değerlendirmiş. ABD Gıda ve İlaç Dairesi ise, E171’in gıdalarda kullanımını onaylasa da oranının yüzde 1’i geçmemesi gerektiği notunu düşmüş.

Başta da belirttiğim gibi, Türkiye’de bu maddeye yönelik herhangi bir kısıtlama yok. Dikkatli tüketiciler, semt marketlerindeki sakız ve şekerleme etiketlerinde bol miktarda ‘E171’ ifadesini görecektir. Tabii hangi oranda kullanıldığını da bilmiyoruz. Çünkü, etiketlerde sadece var olup olmadıklarına yönelik bir ibare var. Hangi oranda kullanıldığı tüketici bilgisine açık değil. Bu açıdan en akılcı olanı, E171 kullanılan gıda ürünlerinden hem kendimizi hem de çocuklarımızı bir süre sakınmak.

İçinde ne olduğunu bileceğiz

Peki bunu nasıl yapacağız? Öncelikle paketli ürünlerin etiketlerini dikkatlice okuyarak. Ürünün içinde neler olduğunu bilmek ilk adım. Bugün artık, glikoz şurubu, palm yağı, çeşitli kıvam artırıcı ve koruyucu katkı maddelerine yönelik endişelerin geniş bir tabana yayılmaya başladığına tanıklık ediyoruz. Özellikle hekimler, başta alerji olmak üzere birçok hastalıkta yiyip içtiklerimizin rolü olduğunu söylüyor. Abur cubur diye nitelediğimiz gıda ürünleri, içerdikleri trans yağ, yüksek şeker ve sentetik renklendiriciler nedeniyle ciddi endişe kaynağı olmaya başladı. Renklendiricilerin, dikkat eksikliği ve davranış bozukluğuna yol açtığını gösteren çalışmalar var. En masum görünen sakızda bile türlü türlü renklendiriciler kullanılıyor. Aslında sakızın kendisi bile tartışmalı. Zira ana maddesi olan sakız mayası, petrol türevi plastik maddelerden oluşuyor. Eskidenmiş o çamsakızı. Sakıza olan talep artınca, ana hammadde çamsakızı ağacının özünden plastik maddelere doğru evrilmiş. Sakız Tebliği’nde bunu açık bir şekilde görebiliyorsunuz. Bakın tebliğde ‘Sakız mayası’ nasıl tanımlanmış: “Gıdaya uygun elastomer, reçine, vinil polimer, parafin, mikro kristalize vaks, bitkisel yağ ve izin verilen katkı maddeleri ile tekniğine uygun olarak hazırlanan ürün.”

Yazının devamı...

Badem bayramı

11 Ağustos 2019

Hayrabolu’da yıllar önce ikinci el bir otomobil fiyatına satın aldıkları yüzlerce dönümlük araziyi badem fidanlarıyla buluşturan İnceten ailesi doğru üretimin karşılığını bulduğunu söylüyor

Şili cevizi, Amerikan bademi! Maalesef ceviz ve bademin anavatanıyız ama kuruyemiş çarşılarında tablo bu. Her iki üründe de ithalatçıyız. Cevizde yüzde 72, bademde de yüzde 80’e varan dışa bağımlılık söz konusu. Ve bu ürünlere her yıl milyonlarca dolar ödüyoruz. Diğer yandan da işsizliği, göçü, ekilemeyen tarım alanlarını ve çiftçinin zararını konuşuyoruz. Oysa, belki de tek yapmamız gereken; toprağa sadık yar olmak. Altını, toprağın altında değil, üstünde aramak. Zira, bunu yapanlara doğa mükafatını, fazlasıyla veriyor.

15 ton organik badem

Mesela, Hayrabolu’da yıllar önce ikinci el bir otomobil fiyatına satın aldıkları yüzlerce dönümlük araziyi badem fidanlarıyla buluşturan İnceten ailesi. İç bademin kilosunun 100 liraya kadar ulaştığı günümüzde her yıl 15 ton organik badem hasat ediyorlar. 10 yıl önce başladıkları bademcilik, onlara yepyeni bir dünyanın kapısını açmış. Uluslararası bir market zinciri ve İstanbul’daki birçok lüks otel direkt müşterileri.

Burak İnceten, kısa sürede talebe yetişemez duruma geldiklerini anlatıyor: “Araziyi gazete ilanında görüp alan ve tarımsal üretime başlayan aslında annem. Önce ceviz, badem veya şaraplık üzüm yetiştirmek için araştırmalar yapıldı. Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü, toprak analizi sonrası ‘badem olabilir’ deyince devlet desteğiyle fidanları toprakla buluşturduk. İlk ekim 2009 yılında yapıldı. 4 yıl sonra ürün almaya başladık. Ancak kısa süre sonra gübresinden pestisitine, kullanılan kimyasallar rahatsız edince organiğe geçmeye karar verdik. 3 yıllık geçiş sürecinin ardından da sertifikalı üretici olduk. Ürünümüzü alıp, uluslararası bir marketin kapısını çaldım. Analizden sonra ‘Elinizde ne kadar varsa alalım’ dediler. Yine otellerde de durum aynı. Çiftçiyi destekleme motivasyonuyla çok istekliler. Doğru üretim, karşılığını buluyor. Kısa sürede hayal bile etmediğimiz noktalara geldik. Ancak Türkiye’de badem üretimi maalesef çok yetersiz. Başka bahçeler almak istiyoruz ama organik bahçe çok az. Öykümüzün insanlara cesaret vermesini istiyorum. Badem yetiştiriciliği hem çok kolay hem de çok kazançlı. İthal etmek zorunda değiliz.”

Afyon Dereçineli kiraz yetiştiricisi Vedat Önder de bademle yüzü gülen çiftçilerden. Kirazda sorun yaşayınca ilçe tarımın tavsiyesiyle bademe geçiş yapan Önder, 2 yıldır ürün alıp, satıyor. Sonuçtan o kadar memnun ki, bir bahçe daha yapıp 7 dönümlük araziye daha badem ekmiş. Bölgede 5 kişinin de bademe geçmesini sağlamış. Satış için hiç zorlanmadığını, alıcıların kendisine ulaştığını anlatan Önder, bademe yönelik ilgi nedeniyle Türkiye genelinde fidan bulmakta zorluk yaşandığını söylüyor.

 

Yazının devamı...

Propolis tuzağı

4 Ağustos 2019

Eğer satın aldığınız propolis, fenolik bileşen ve flavonoidler açısından yetersizse en iyi ihtimalle sadece plasebo etkisi görürsünüz. Diğer ihtimal ise daha kötü. Propolise benzetmek için yapılan kimyasal katkılar, sağlığınızı bozabilir

İronik ama gerçek; sağlığımızı, sağlıklı yaşamı kovalarken yitiriyor olabiliriz. Zira, takviye gıda olarak geçen bazı bitkisel ürünler, yarardan çok zarara neden olacak türden. Mesela propolis. Aslında günümüzün doğal antibiyotiği. Barındırdığı fenolik bileşenlerden dolayı nardan 150 kat daha fazla antioksidan içeriyor. Antimikrobiyal etkiyle bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve kanser oluşumunu baskılıyor. Ancak bu yararlı etkilerin görülmesi, propolisin içeriğine bağlı.

Eğer satın aldığınız propolis, fenolik bileşen ve flavonoidler açısından yetersizse en iyi ihtimalle sadece plasebo etkisi görürsünüz. Diğer ihtimal ise daha kötü. Propolise benzetmek için yapılan kimyasal katkılar, sağlığınızı bozabilir.

Yapılan bir araştırma bu riskin Türkiye’de epey yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

O araştırmayı, propolis üreten bir firma yaptırmış. Firma, kendi ürettiği de dahil, piyasada satılan propolis bazlı ürünlerden satın alarak İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Gıda Mühendisliği Bölümü’nde analiz ettirmiş. Laboratuvarda, sıvı, toz ve sprey propolis örneklerinin kuru madde miktarı, toplam fenolik ve flavonoid madde oranı ile antioksidan seviyeleri ölçülmüş. Toplam 31 ürünü incelemiş İTÜ. Genel sonuç oldukça kötü! Analiz raporunda, “Örneklerin yüzde 95’inde etikette beyan edilen propolis içeriği ile ürünlerin kuru madde içerikleri ve antioksidan kapasiteleri uyuşmamaktadır” yazıyor. Rapora göre, 1 örnekte antioksidan kapasite ve flavonoid miktarı ölçülememiş bile. Genel olarak örneklerin kuru madde yüzdeleri çok düşük, fenolik madde oranları ile antioksidan kapasiteleri yetersiz.

Sahteciliğe açık 

Raporun, analizi yaptıran firmanın ürünleri için tam tersi sonuçlara işaret ettiğini de not edelim. Fenolik ve flavonoid madde ile antioksidan kapasiteler arasında 50-60 katı aşan farklar var. Bu açıdan sonuçları tartışmalı bulanlar olabilir. Ancak yapılan analiz, aynı balda olduğu gibi bir başka arıcılık ürünü propolisin de sahteciliğe açık olduğunu ortaya koyuyor. Bu açıdan ciddi bir denetim şart. Mevcut ürünleri ilgili kamu kurumunun analiz ettirip sonuçları halka duyurması en doğru çözüm. Çünkü insanlar günümüzde, ilaçların yanı sıra tabiat kökenli ürünlerden de medet umuyor. Propolisin artık bazı doktorlar tarafından reçete edildiğini de görüyor, biliyoruz. Hal böyleyken, ürünün içeriğinden emin olmamız şart.

Yazının devamı...

Tarımda yeni trend; müdahalesiz tarım

28 Temmuz 2019

Kimi “müdahalesiz”, kimi “işlemesiz tarım” diyor. Sistem, toprağın hiç işlenmemesini veya en az düzeyde işlenmesini içeriyor.

Hangi çiftçiye dokunsanız aynı ahı işitiyorsunuz epeydir; mazota, gübreye, pestisite yetişemiyoruz.. Özellikle döviz kuru artışı sonrası bu yakınma, daha da arttı. Gelir-gider dengesizliği nedeniyle zarar eden üreticiler var. ‘Çiftçi gübre alıp arazisini ekemedi, bahçesine ilaç (pestisit) atamadı’ haberleri de cabası. Tarladaki durum aşağı yukarı böyle. Peki bu kader mi?

Hayır değil! Aslında çözüm, bir şey yapmayı gerektirmeyecek kadar basit; toprağı kendi haline bırakmak... Evet bugün dünyada yeni trend bu. “Korumalı tarım sistemi” olarak anılıyor. Kimi “müdahalesiz”, kimi “işlemesiz tarım” diyor. Sistem, toprağın hiç işlenmemesini veya en az düzeyde işlenmesini içeriyor. Ve hızla yayılıyor. ‘70’li yıllarda 2.8 milyon hektar alanda uygulanırken, günümüzde 160 milyon hektarı aştı. İlginin nedeni salt, mazot-gübre-pestisitin yarattığı maliyet değil. Asıl sebep; mevcut tarım yönteminin toprağı, fiziksel ve kimyasal olarak mahvetmesi. Çünkü konvansiyonel tarım, topraktaki organik maddeyi bitiriyor. Bu da daha fazla gübre ve zehir kısır döngüsünü başlatıyor. Günün sonunda fayansa dönmüş verimsiz ve hastalıklı bir toprak kalıyor geriye.

Müdahalesiz tarım ise, adeta ekolojik mucize yaratıyor. Organik madde artıyor, solucan popülasyonu çoğalıyor, azot, fosfor ve potasyum miktarı yükseliyor, su tutma kapasitesinin artmasıyla erozyon önleniyor. Ayrıca, küresel ısıtmanın yüzde 30’undan sorumlu tarım kaynaklı sera gazı emisyonu da düşüyor. Zira ortada ne gübre var ne mazot. Hesaplanan yakıt tasarrufu dönüm başına 30 liradan fazla. İş gücü ihtiyacı da yüzde 50 azalıyor. Ekonomik olarak çok kârlı. Peki ya verim? 

Araştırmalara göre verimde de yüzde 30 artış var. Hem de bu çalışmalar, Türkiye kaynaklı. Özellikle kurak dönemde verimin, dekar başına 50-100 kilo daha fazla olduğu saptandı. Artık daha az harcama ve daha az emekle daha fazla ürün alınabildiğini Haymana’daki 10 yıllık buğday çalışmasından biliyoruz. Buna karşın hâlâ, tonlarca yakıtla arazileri sürüyor, topraktaki ekosistemi bozguna uğratıyoruz. Sonra da besleyici olabilsin diye yine tonlarca kimyasal gübreyi toprağa boca ediyoruz. Yıktığımız ekosistemin yarattığı hastalık ve zararlılara karşı da yine kimyasal zehirlere para veriyoruz. 

Bunun farkına varıp, bu kaderi değiştirenler yok değil. Mesela bilişimci çiftçi Mehmet Gürmen. Gökçeada’da bu yıl az işlemeyle buğday ekti. Atalık tohumlar; karakılçık, sarı buğday, akbaşak ve kızılcayı toprakla buluşturdu. Sonucu da şöyle duyurdu: “Kimse gübresiz olmaz diyenlere inanmasın, bu buğdaylar 1’e 7, 1’e 10 verdi. Hayvan gübresi dahil hiçbir girdi kullanılmadı. Doğaya ve berekete güvenme zamanı artık.” Gürmen’in de nihai hedefi, anıza ekim yaparak mühahalesiz tarıma geçmek. Ürettiğini değerinde satmanın çiftçi için hayati olduğunu söylüyor: “Buğdayı kilosu 1.5 liradan toptancıya veriyor çiftçi. Ben tam buğday ununa dönüştürüp 8-10 liraya doğrudan pazarlıyorum. Yeni dönemde sadece üretim değil pazarlama sorumluluğunu da almak gerekiyor. Çiftçinin tüccara teslim olmaması, interneti kullanarak aracısız pazarlamanın yollarını araması gerek.”

Yazının devamı...

Çöpü nasıl yönetmeli?

21 Temmuz 2019

Öncelikle çöpü; yani tüketimi azaltmak, tamir edip kullanmak, israfı önlemek yapılacak ilk iş. Sonrasında da atıkları gruplarına ayırmak kalıyor. Şimdilik bizden beklenen çöplerimizi bir ıslak bir de kuru diye ayrıştırmak

Sıfır Atık Yönetmeliği yayımlandı. Yönetmelik takvimine uyulursa, 1 Ocak 2021’e kadar 37 milyon kişi, sıfır atık kapsamı içinde olacak. Uyulursa diyorum zira, yönetmeliklerin kağıt üstünde kalmasına alışığız. Mesela yine atık yönetimi için, 2014 yılında il ve ilçelerde Atık Getirme Merkezleri’nin kurulması zorunlu hale getirilmişti. Ancak yasal zorunluluğa rağmen tüm Türkiye’de yeterli sayıda merkez kurulamadı.

Bu tabloyla 2.5 yılda tüm Türkiye’de çöpü kaynağında ayrıştırmayı hedefliyoruz. Ayrıştırmak elbette çok önemli ama sonrasında o atıkları teslim edebileceğimiz yerlerin de kentlerde yaygın olması gerekiyor. Evinde plastik, metal, cam, giysi ve elektronik atığını ayrı ayrı depolayan bir kişiyi düşünün. Belli bir seviyeye geldiğinde, evine yakın bir noktada ayrıştırmalı atık kumbarası olmazsa, çöpünü kilometrelerce uzağa götürmek zorunda kalacak. Büyükşehirlerde bu büyük bir külfet. Sistem zaten gönüllülük esasına dayalıyken bu külfeti üstlenen kaç kişi çıkar? Haliyle her çöp aynı kutuya gitmeye devam eder. İş yine ‘kağıt toplayıcısı’ dediğimiz geri dönüşüm emekçilerine kalır.

Aslında yeni yönetmelikle bu durum kısıtlı bir çözüm de içeriyor. Artık sıfır atık sistemi zorunlu hale geldiğinde, belediyeler çöpü en az 2 ayrı kategoride toplamak zorunda. Geri dönüştürülebilir atıklar (kağıt, plastik, cam, metal) için mavi çöp kutusu, diğer atıklar için ise koyu gri çöp kutusu cadde ve sokaklara yerleştirilmiş olacak. Pil, elektronik eşya, bitkisel yağ ve büyük hacimli atıklar ile atık ilaçlar için de ayrı bir sistemin kurulması öngörülüyor. Tabii bu düzenlemelerin temelinde insan var. Zaten en düşündürücü kısım da o. Çünkü toplum olarak çöple sınavımız oldukça kötü. Maalesef sağa sola attığımız çöpleri turistlerin topladığı bir coğrafyadayız. Hal böyleyken, evlerde çöp ayrıştırmayı gönüllülük esasına tabi kılmak ne kadar işler, yaşayarak göreceğiz. Nihayetinde bazı Avrupa ülkelerinde çöpü ayrıştırmadan atmak cezaya tabi.

Hacmini azaltarak çöpe atmak

Peki gönüllü olanlar evlerindeki çöpü nasıl yönetecek? Öncelikle çöpü; yani tüketimi azaltmak, tamir edip kullanmak, israfı önlemek yapılacak ilk iş. Sonrasında da atıkları gruplarına ayırmak kalıyor. Şimdilik bizden beklenen çöplerimizi bir ıslak bir de kuru diye ayrıştırmak. Her türlü ambalaj atığını, kağıt, karton, metal, cam, plastik gibi kuru çöpleri ayrı biriktirip, belediyelerin yerleştireceği ‘mavi çöp kutusu’na atacağız. Diğer evsel atıkları ise ayrı biriktirip koyu gri çöp kutusuna atmakla mükellefiz. Dikkat edilmesi gereken nokta, mavi kutuya atacağımız geri dönüşüm değeri olan ambalaj atıklarının ıslak çöplerle bulaşık olmaması. Örneğin, yağ veya sos bulaşmış kartonun geri dönüşümü zorlaşıyor. Bir diğer nokta da atıkları hacmini azaltarak çöpe atmak. Kartonu parçalayarak, plastik ve metali sıkıştırarak atmak, depolama hacmi açısından büyük yarar sağlıyor. Bununla birlikte, bitkisel yağ, pil, elektronik eşya, tıbbi atık, ilaç ve tekstil atıklarını ayrı depolayarak bunlar için özel yapılmış atık kumbalarına ulaştırmak gerekiyor. Ayrıca bulunduğunuz bölgeye ilçe belediyesinden başlayarak ayrıştırma ünitesi talep edebilirsiniz. Bu talebinizden yanıt alamazsanız bir sonraki adres il belediyesi.

 

Yazının devamı...

‘Lityazol Cemil’in yarım kalan öyküsü

14 Temmuz 2019

Türkiye’nin patentli ilk yerli ilaçlarından biri olan “Lityazol Cemil” 25 yıl öncesine kadar Anadolu’da böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesi için kullanılıyordu.

Tıbbi ve aromatik bitki potansiyeli açısından çok şanslıyız. Yaklaşık 11 bin bitki türümüz var ve bu bitkilerin çoğu coğrafyamıza özgü moleküller içeriyor. Gelgelelim bu molekülleri ilaca çevirmekte mahir değiliz. Bu yüzden ilaçta büyük oranda dışa bağımlıyız. Oysa ki ne cevherler var bu topraklarda. Mesela papatyagillerden ‘Şevketi bostan’la yapılan ‘Lityazol Cemil’...

Yaşı geçkinler dışında pek hatırlayanı çıkmaz bu ilacın ama böbrek ağrısı çekenler, uzun yıllar taşlarını “Lityazol Cemil”le düşürmüş. Bir bardak suya 20 damla damlatarak ağrıları dinen pek çok insan olmuş. Keşfedilme öyküsü de bir hayli ilginç. 1920’li yılların sonunda Manisa’da askeri tabip olarak görev yapan Dr. Cemil Şener, sağlık taraması yaptığı bir bölgede böbrek hastalığı şikayetinin hiç olmadığını fark ediyor. “Herkes taş ocağı gibiyken, sizde hiç yakınma yok” dediğinde de köylüler, “Biz Şevketi bostan yeriz, kaynatır suyunu içeriz” yanıtını veriyor. Tıbbi bitkilerin ilaç olarak kullanımına meraklı olan Dr. Cemil Bey, bu bilginin peşine düşüp 3 yıl boyunca şevketi bostanı araştırıyor. Sonunda da bitkinin köklerinden elde ettiği preparatı ilaca dönüştürüp, Sağlık Bakanlığı’na ruhsat başvurusunda bulunuyor. Sene 1931.

Yeterli kök bulunamıyor

Bakanlık başvuruyu inceliyor. Bilimsel mütalaa için dosya Dr. Akil Muhtar’a gidiyor. Dr. Muhtar, ilacı böbrek taşlarından muzdarip hastalara veriyor. Ve görüyor ki, ilacı alanın ağrıları diniyor, küçük taşları düşürüyor. Bu durumu dönemin Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam’a rapor ediyor. Rapor sonrası, 9 Ekim 1934 günü ilaca ruhsat çıkıyor. O dönem ilaçlar bulan kişinin adıyla anıldığı için bakanlık ilaca, “Lityazol Cemil” ismini layık görüyor. Türkiye’nin patentli ilk yerli ilaçlarından biri olan “Lityazol Cemil” böyle doğuyor. O günden sonra yıllarca Anadolu’da böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesi için kullanılıyor bu yerli ilaç. Ta ki 1994 yılına kadar. Dr. Şener’in ölümünün ardından eşinin sürdürdüğü üretim, oğlu tarafından ancak 1994’ e kadar devam ettiriliyor. Bunun en önemli nedeni de hammadde eksikliği. Artık yeteri kadar şevketi bostan ekimi yapılmadığı için ilacın üretimine yeterli kök bulunamıyor.

İlaç ruhsatını elinde bulunduran Dr. Cemil Şener’in torunu Esra Esma Karaosmanoğlu, aile olarak ilacın üretimini devam ettirmek istediklerini söylüyor: “Biz ilacın yaşamasını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, faydalı bir ilaç. Ve bize ait. Hâlâ Ege bölgesinde ilacın akıbetini soran mailler alıyoruz. Fırsat bulsak üretimi sürdüreceğiz ama yeterli hammadde yok. Çiftçi randıman düşüklüğü ve ekonomik bulmadığı için şevketi bostan ekmiyor. Çok narin bir bitki. İki senede bir ürün alınıyor. Yeterli hammadde için geniş arazilerde ekim yapmamız gerekiyor. Böyle bir imkanımız yok. Diğer taraftan etken maddenin sentetiğini üretmek için de ciddi bir ARGE çalışmasına ihtiyaç var. Bu da ancak büyük firmaların yapabileceği bir şey.”

Ender yerli ilaçlarımızdan biri olan ‘Lityazol Cemil’i bugün üretemiyor olmak çok acı. Tarım, sanayi ve bilim entegre çalışsaydı, nice ‘Lityazol Cemil’lerimiz olurdu. Diğer yandan şevketi bostan gibi nice bitkimiz de ekonomik değer kazanır, köylü için geçim kaynağına dönüşürdü. Zira bugün tıbbi bitkilerin ticaret hacmi 2.5 milyar dolar. Türkiye gibi 3 binden fazla endemik bitkisi olan bir ülkenin bu ticaretten pay alamaması büyük kayıp.

Yazının devamı...

Tatil köyü değil köy tatili

7 Temmuz 2019

Kurşunlu’da köylüler evlerini konuklara açıyor, köy meydanında büyük sofralar kuruyor, ekmek fırınlarını ardı sıra yakıyorlar. Gelen konuklarla birlikte dalından kiraz toplayıp, kiraz ağaçlarının altında şenlik düzenliyorlar

Bilecik’te çiftçilik yapan Bedriye Berber Engin, bir gün hayvanlarını otlatırken bir kitap okur. O kitap, Afrika’daki yoksul bir köyün turizmle değişen kaderini anlatıyordur. Turistleri köye çeken her şey, aslında kendi köyünde de vardır. Ve Bedriye hanım o gün kararını verir. Köyünü turizme açacaktır.

Bugün o köy; yani Kurşunlu, 10 bine yakın turiste ev sahipliği yapan bir “ekoköy”e dönüşmüş durumda. Türkiye’nin her yerinden hatta dünyanın çeşitli ülkelerinden konuk ağırlıyorlar. Bu mevsim o derece yoğun ki, rezervasyonlara yetişemiyorlar. Geçen hafta 65 turisti konaklamalı misafir etmiş köy. Evlerini konuklara açıyor, köy meydanında büyük sofralar kuruyor, ekmek fırınlarını ardı sıra yakıyorlar böyle dönemlerde. Büyük bir koşuşturmaca yaşanıyor yani. Hemen hemen her köylü de sürecin içinde. Kimi yemekleri hazırlayıp gözlemeyi yapıyor, kimi konukları karşılıyor, kimi de gruba eşlik edip rehberlik yapıyor. Bu dönem kiraz hasadı mevsimi. Gelen konuklarla birlikte dalından kiraz toplayıp, kiraz ağaçlarının altında şenlik düzenliyorlar. Sonra kızılcık şenliği başlayacak. Ardından çocuk yaz kampı var. Ağustosta meteor yağmuru için konuk ağırlayacaklar. Ağustosun son haftası panayır var köyde. Sonra salça yapım atölyesi. Eylülde de bağbozumu.

“İnsanlar doğaya hasret”

Tüm bu organizasyonun mimarı da o gün o kitabı okuyan Bedriye Berber Engin. Onun öncülüğünde başlatılan ekoturizm hamlesine köydeki diğer kadınlar da destek vermiş. İşin başında kadınlar var. Erkekler, kazancı görünce yardıma gelmiş. Evini konuklara açan, yemek yapıp el işlerini satan kadınlar turizmden hatırı sayılır bir gelir elde ediyor artık. Köyün değişen çehresi kaderini de değiştirmiş. Şehirden vazgeçip turizmden pay almak için köye dönenler olmuş. Zaten ekoturizmin mottosu da biraz bu şehirden kaçış hissi. Bedriye Engin de gelen konuklarda en çok köy özlemiyle karşılaştığını anlatıyor: “İnsanlar sessizliğe, doğaya, doğal gıdalara çok hasret. Her gelen çok mutlu ayrılıyor. Tekrar gelen o kadar çok kişi var ki. Mesela 4 yılbaşını aynı grupla kutladık. Gelenler daha çok, köy yaşamı için geliyorlar. Köy özlemini gideriyor, yerel yemeklerin tadına bakıyorlar.”

Yazının devamı...

Bir hafta organik beslenince

30 Haziran 2019

Her öğünde ciddi bir pestisit kokteyline maruz kaldığımız ortada. Ama hangi oranda olduğu ancak gıda denetimleriyle anlaşılabiliyor

Günlük besinlerimizin tamamını organik ürünlerden seçersek sadece 1 haftada vücudumuzu yüzde 60 oranında böcek zehrinden arındırmış oluyoruz. Bu çarpıcı veri; ABD’de yapılan bir araştırmaya dayanıyor(1). Araştırma, 4 Amerikan ailesi üzerinde gerçekleşmiş. Önce aile üyelerinin kan ve idrar örneklerinde, 14 tip pestisit (tarım zehri) kalıntısının hangi oranda bulunduğu saptanmış. Ardından da aileler 6 gün boyunca tamamen organik ürünlerle beslenmiş. Ve yeniden kan ve idrar örneklerine bakılmış. Sonuç oldukça çarpıcı. Bünyelerindeki kimyasal seviyelerinde yüzde 95 oranında düşüş yaşanan bileşikler var. Mesela organik beslenen ailelerin vücudundaki malathion zehri, yediklerine bağlı olarak yüzde 95 oranında azalmış. Malathion, tarım zararlılarının sinir sistemini tahribata uğratan bir kimyasal. Sebzeden meyveye geniş ölçekli bir kullanım alanı olduğu için günlük diyetle vücudumuzda birikmesi muhtemel. Malathion’un Türkiye’de de mısırdan domatese, üzümden fasulyeye çok sayıda sebze ve meyvede kullanıldığını da hatırlatalım.

Kimyasal savaş ajanı

Araştırmanın gözler önüne serdiği bir diğer nokta, organofosfat grubu pestisitlerin organik beslenmeyle ciddi oranda vücudumuzdan uzaklaşabildiği. Organofosfatlar, kimyasal savaş ajanı olarak kullanılan zehirler. Mesela sarin gazı bir organofosfat. Merkezi sinir sistemini felce uğratarak böcekleri öldürüyor. İnsanlarda birikmesi, çeşitli hastalık ve depresyona yol açıyor. Özellikle beyin gelişimi sırasında çocukların bu pestisit grubuna maruz kalması, otizm, öğrenme güçlüğü ve IQ kaybına neden oluyor. Organofosfatların en bilineni klorprifos etken maddesi. Tarımda yaygın kullanımı var. Zararları anlaşılınca AB’de ve Türkiye’de yasaklandı. Ancak yapılan araştırmalar ülkemizde hâlâ tarlalarda kullanıldığını gösteriyor. ABD’deki araştırma ise, 1 haftalık organik beslenme sonrası vücuttaki klorprifos oranının yüzde 61’e kadar düştüğünü ortaya koyuyor. Yine araştırmaya göre, organik beslenmek vücudumuzdaki nenikotinoid sınıfı kimyasalları yüzde 83 oranında azaltıyor. Endokrin bozucu olarak adlandırılan bu kimyasallar, arı ölümlerinin de baş sorumlusu. Bir diğer dramatik azalma da pyrethroid sınıfı kimyasallarda yaşanmış (yüzde 50). Pyrethorid sınıfı da endokrin bozukluğu, Parkinson riski, olumsuz nöro gelişim ve bağışıklık sisteminde hasara neden olma gibi etkenlerle anılan bir pestisit grubu. Araştırma, aslında beslenmenin sağlıkla nasıl bire bir ilişkili olduğunu ortaya koyması açısından oldukça önemli. Hepimiz günlük diyetimizde çeşitli sebze ve meyveleri soframıza koyuyoruz. Bu sebze ve meyvelerle işlenmiş gıda ürünlerini tüketiyoruz. Aslında her öğünde ciddi bir pestisit kokteyline maruz kaldığımız ortada. Ama hangi oranda olduğu ancak gıda denetimleriyle anlaşılabiliyor. Organik ürünler bu açıdan ciddi alternatif. Organik sertifikası taşıyan ürünün pestisit kalıntısı barındırmaması gerekiyor. Barındırması halinde cezası yüksek. Denetim yetkisi de konvansiyonelde olduğu gibi Tarım Bakanlığı’nda. Sertifika konusunda şüphesi olanlar için de zehirsiz üretimi amaçlayan gıda toplulukları önemli alternatif. Gıdamızı temizlemek için mutlaka önce bilinç sahibi olmalı sonra da tüketici baskısı yaratmalıyız.

1 https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0013935119300246

Yazının devamı...