Sebzelerin geçmişine yolculuk

19 Ocak 2020

Neşe, acı, zevk, afrodizyak kaynağı sebzelerin geçmişten günümüze ilginç bir tarihi varGünümüzde sağlıklı ve nitelikli beslenmede bütün yollar sebzeye çıkıyor. Oysa çok değil birkaç yüzyıl önce sebzeler yemekten bile sayılmazmış. Sebzeyle beslenmek fakirliğe işaret edermiş. Et ise zenginliğin sembolüymüş. Hatta oburlar, ağız ve diş temizleyicisi olarak görürmüş sebzeleri. Gastronomide de uzun yıllar dekor diye et-balığı süslemişler. Ancak zamanla tıbbi değerleri anlaşıldıkça, hak ettiği asalete kavuşmuş sebze.
Hatta fazlasına bile!

Mesela biber. Tüm dünyayı etkisi altına alan bu acı dalganın aynı zamanda bir antioksidan ve C vitamini deposu olduğu zamanla anlaşıldı. Ama çok önceden farkına varılan başka özellikleri de vardı. Evelyne Bloch-Dano’nun kaleme aldığı “Sebzelerin Efsanevi Tarihi”, biberin bazı coğrafyalarda neşe kaynağı olarak görüldüğünü söylüyor bize. Bunu, biberin içerdiği “capsaicine”in acı verici reaksiyonuna, beynin endorfin hormonuyla yanıt vermesine bağlamış Dano. Hatta bu acı ve zevk karışımı nedeniyle biberin bağımlılık yaptığına inanılıyormuş.

İletişim Yayınları’ndan çıkan kitapta, sebzelere dair başka ilginç anekdotlar da var. Mesela enginar. Ana yemekle tatlı arasında yenirmiş 16. yüzyılda. Rönesans sonrası enginara rağbet artmış, çünkü afrodizyak etkisi olduğuna inanılıyormuş. “Enginar kalpli” deyimi Fransızcada uçarı kişiler için kullanılırken, sosa batırıldıktan sonra emilen yaprakları ise başka zevklerin kehanetini sunuyormuş.

Yazının devamı...

Hangi tavuk!

12 Ocak 2020

Tavuk ve ürünleri konusunda tartışmalar bitmiyor. Ama kafessiz ortamda yetiştirilen gezen ve organik beslenen tavuk öne çıkmış durumda. Çünkü onların da doğal hakları var! Tavuk konusunda diken üstündeyiz. Hormon var mı? GDO’lu mu? Antibiyotik var mı? Kafesteki mi iyi yoksa gezen mi? Organik mi sağlıklı, endüstriyel mi? Sorular, sorular... Kafalar karışık. Bir de ‘meşhur’ kardiyologlarımız var tabii! Biri, ‘Tavuk sağlıksız yemeyin’ diyor (Canan Karatay), diğeri “Çok sağlıklı yiyin” (Bingür Sönmez)... Kime, neye inanacağımızı şaşırmış durumdayız. Gelin tavuk mevzusuna şöyle sakin kafayla bakalım.

Öncelikle tavuk etinde hormon olma ihtimalinin çok düşük olduğunu söyleyelim. Çünkü efektif değil. 1 miligram hormon, tavuğun kendisinden çok daha pahalı. Tavuklar, hormonla büyütüldüğü için değil, hızlı büyüyen ırktan çoğaltıldıkları için 42 günde kesim boyutuna geliyor.

Yemlerde antibiyotik

Ancak tavuğun büyümesi için yemlerine antibiyotik katıldığı ise bir gerçekti. Fakat antibiyotik direnci gelişince Avrupa ve Türkiye bunu yasakladı. Çünkü hastalıklarda işe yarayan antibiyotiklerin etkisiz hale gelmesi gibi ölümcül bir tehlike oluştu. Tabii bu yasağa ne kadar uyulduğunu yapılan denetimlerin sonuçları gösterir. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin hayvan yemlerinde her yıl 7 milyon kilo antibiyotik kullanıldığına yönelik raporunu unutmamak gerek. Ülkemizde yemlerin denetime tabi olduğunu biliyoruz. Ancak yem konusunda maalesef büyük oranda dışa bağımlıyız.

Yazının devamı...

Kadın üreticilerin yükselişi

5 Ocak 2020

Kooperatif çatısı altında örgütlenen girişimci kadın üreticiler, çok özel ürünlerle başarıdan başarıya koşuyor

Soframızdaki kadın eli tartışılmaz. Tarladaki kadın eli de öyle. Eriştesinden tarhanasına, reçelinden zeytinyağına; bugün şehre hangi ürün geliyorsa üzerinde ciddi oranda kadın emeği olduğu kesin. O ürünün katma değerinden kadına giden pay ise tartışmalı. Suyun başında hep erkekleri görüyoruz. Ancak kırsal bölgelerde başarılı kadınlar bu durumu tersine çevirmeye başladı. Özellikle kadın kooperatifleri çok başarılı işlere imza atıyor. Belki de Anadolu’daki kadın devrimine tanıklık ediyoruz.  Mesela Amasya Merzifonlu kadınların kurduğu Amesia Kooperatifi. Yaklaşık on kadınla 8 yıl önce başlayan bu kooperatif serüveni, ünlü marka ve restoranların tedarikçiliğine kadar uzanmış. Peynirden tereyağına, baldan tarhanaya onlarca çeşit ürün, 16 köyün mutfağından çıkıp tüm Türkiye’ye yayılıyor. Kabaklı pancar pekmezi, taş fırında kızaran erişte, tarihi biberli katmer peyniri gibi çok özel ürünler de cabası. Köy evlerinde süren bu yaratıcı süreç, aynı zamanda 150 kadına iş imkânı sağlıyor.

Erkekler önce ayak diredi

Kooperatif Başkanı Medine Alkoç, ürettikleriyle bazı kadınların ayda 5-10 bin lira kazandığına işaret ediyor. İlk başlarda erkeklerin kendilerine ayak dirediğini, ama zamanla destek olmaya başladıklarını gururla anlatan Alkoç, şunları söylüyor: “Onlar bu noktaya geleceğimizi hiç düşünmüyorlardı. Aslında bizim için de bir hayaldi. Başlarken, bir iş yeri kurup, orayı yöneterek kadınlara istihdam sağlamayı hayal ediyorduk. Bugün bir grup kadınla bu hayali gerçekleştirdik.”

Üretim, tabii kadınların bilincini de artırmış. Kooperatifteki kadınlar, bilgisayarlı muhasebe, örgütlenme, maliyet hesaplama gibi eğitimlerden geçmiş. Hibe desteği için projeleri de deneyim kazansınlar diye kadınların çocukları yazmış. O projeler, kabul görmüş. Şimdi hibelerle atıl durumdaki köy okullarını onarıyorlar. Ve o okulların, üretim atölyelerine dönüştürülmesi planlanıyor. Böylelikle her köy bir ürüne yoğunlaşacak.

Kooperatifçiliğin çarpan etkisinin hissedildiği bir diğer coğrafya ise Zonguldak Devrek. “Devrek Güneşi” markasıyla örgütlenen sekiz çiftçi kadın, yola çıktıkları 2010 yılından bugüne büyük mesafe kat etmiş. Aslında her şey pazaryeri arayışıyla başlamış onlar için. Açtıkları pazaryerinde yöresel köy ürünleri o kadar ilgi görmüş ki, büyümek kaçınılmaz olmuş. Şimdi Dedeoğlu köyünde 2 bin 800 metrekarelik alanda üretim tesisleri var kadınların. Ve o tesisin elektriğini güneş enerjisi santraliyle sağlıyor, ektikleri buğdayı da bu enerjiyle dönen değirmende öğütüyorlar.

Kooperatif Başkanı Saniye Uysal, yaşama geçirdikleri üretim ortamıyla bölgedeki 200’e yakın kadına gelir sağlandığını kaydediyor. Uysal, kadınların hayatındaki değişimi de ışıldayan gözleriyle şöyle anlatıyor: “Ekmek yapan bir arkadaşımız var. ‘Bu işe başlamadan önce Devrek’e bile inmezdim’ diyor. Şimdi oldukça sosyal biri oldu. Sigortalı bir işi var. Oğlunu kazandığıyla evlendirdi, kızını okuttu. Zaten kadınlarımızın neredeyse tamamı burada çalışarak çocuklarını üniversiteye gönderdi. Kazandıkları özgüven de cabası.”

Yazının devamı...

Manyok ve tepary fasulyesine hazır olun!

29 Aralık 2019

Önümüzdeki yıllarda tarımsal üretimde temel kriter kuraklık olacak. Bu durum şeker fasulyenin yerini kuraklığa dayanıklı “tepary” ya da “azuki” fasulyesinin alabileceği anlamına geliyorBir yılı daha geride bırakıyoruz. Muhtemelen herkes, farklı sıfatlarla anımsayacak 2019’u. Benim aklımda ise “sıcak” bir yıl olarak kalacak. Nihayetinde, küresel ısınmayı daha fazla hissettiğimiz bir yıl geçirdik. Greta Thunberg’in “Evimiz yanıyor!” çığlığının ne kadar haklı bir isyan olduğuna tanıklık ettiğimiz günleri yaşıyoruz. İşte Avustralya! Haftalardır sönmüyor oradaki yangın. Ve biliyoruz ki bu yangınlar artacak. Sıcaklık rekorlarını, selleri, kasırgaları, kuraklıkları daha çok göreceğiz.

Tabii bu durum, gıdaya da yansıyacak. Bugün yağmur suyuyla tarım yapılan alanlarda su bulmak güçleşecek mesela. Toprağın yapısı değişecek. Zararlı böceklerin sayısı ve ürün kayıpları artacak. Bitkilerin terleme hızı, hasat ve dikim zamanında kaymalar yaşanacak. Tüm bu parametreler de verimi etkileyecek. Hâliyle soframızdaki gıda, değişecek, dönüşecek. Örneğin, yakın gelecekte muzun; buğday ve patates gibi tüm dünyada temel besin maddesi hâline gelebileceğine yönelik bir öngörü var. Nasıl mı? Bugün patates yetiştirilen yüksek rakımlı bölgelerin, yaşanacak sıcaklık artışıyla muza uygun hâle gelmesiyle.. Yine bu coğrafya için oldukça yabancı olan “manyok”un, mısır ve pirincin yerini alabileceği tahmin ediliyor. Çünkü gece sıcaklık artışı pirinç verimini azaltıyor ve pirinç bol su istiyor. Manyok ise susuzluğa dayanıklı. 2013 yılının “Kinoa Yılı” ilan edildiğini duymuş muydunuz? BM ilan etti. Buğdayı bugünkü miktar ve fiyatta bulamayabiliriz diye. Çünkü 2050 yılında iklim değişikliğinin etkisiyle buğday fiyatının bugünün üç misli olması bekleniyor. O yüzden, kurak iklime adapte olabilen kinoayı hazırlıyorlar yerine.

Wakame yosunu, kaynanadili

Şu gayet açık ki, önümüzdeki yıllarda tarımsal üretimde temel kriter kuraklık olacak. Bu, şeker fasulyenin yerini kuraklığa dayanıklı “tepary” ya da “azuki” fasulyesinin alabileceği anlamına geliyor. Bir grup uzmanın hazırladığı ‘Geleceğin 50 Gıdası’ listesi de buna işaret ediyor zaten. Listede, alışık olmadığımız onlarca bitki çeşidi var. Mesela wakame yosunu ya da kaktüsgillerden ‘kaynanadili.’ Hatta bu gıdaların bazıları Türkiye’de de bilinir olmaya başladı. Yüksek protein içeren Güney Amerika’nın süs bitkisi amaranth, tahıl olarak marketlerde satışta. Kinoa zaten trend oldu. Hint bitkisi ‘moringa’yı Gaziantep’te kadınlar gayet başarılı bir şekilde yetiştiriyor. Diğer taraftan pitaya, mango, starex gibi tropikal iklim meyveleri de Antalya-Mersin hattındaki çiftçilerin yeni umudu.

Yazının devamı...

Avokadolu, enginarlı zeytinyağı

22 Aralık 2019

Günümüzde en yararlı beslenme şeklinin Akdeniz diyeti olduğu yönünde genel bir kabul var. Bu diyetin temel yağ kaynağı; zetinyağı. Günümüzde en yararlı beslenme şeklinin Akdeniz diyeti olduğu yönünde genel bir kabul var. Bu diyetin temel yağ kaynağı; zetinyağı. O yüzden zeytinyağı hep sağlıkla birlikte anılıyor. Zeytinyağını sağlıklı kılan; içerdiği fenolik bileşenler. Tüm fenoller, antioksidan etkiye sahip olmasıyla meşhur. Bu etki nedeniyle de zaten bazı çevreler zeytinyağına ilaç olarak bakıyor.

Şimdi de bu “ilacı” daha da geliştirmeye yönelik çabalara tanıklık ediyoruz. Bunu deneyenlerden biri de Ayvalık’taki Özgün Zeytin. Firma, 2 ilginç ürünle karşımızda. Biri enginarlı zeytinyağı, diğeri avokadolu. İki zeytinyağında da aroma değil gerçek meyve ve sebzeler kullanılmış. Ürünlerin mimarı firmanın 3. kuşak yöneticisi gıda mühendisi Halil Sucu. Yüksek lisans yaptığı İspanya’da çeşnili zeytinyağlarını görünce ‘Bunu neden Ayvalık’ta yapmıyoruz’ diye düşünmüş. Döndüğünde de aklındakini babası Ahmet Sucu’yla paylaşmış.

Dünyada ilk
Baba oğul, Ayvalık zeytiniyle meşhur Cunda enginarını aynı şişede buluşturmayı kararlaştırınca ortaya bu yaratıcı ürün çıkmış. Halil Sucu, enginarlı zeytinyağını dünyada ilk kendilerinin ürettiğini söylüyor. Avokado tercihi de avokadoya olan düşkünlüğünden kaynaklanmış. Üretirken, enginar veya avokadonun, zeytinyağının sterol yapısını bozmasından endişe ettiklerini aktaran Sucu, tahlil sonuçlarıyla rahatladıklarını söylüyor; “Hatta biraz şaşırdık da. Normalde zeytinyağının raf ömrü 2 yıldır. Enginarla bir araya geldiğinde bunun 3.6 seneye çıktığını gördük. Avokadolu 4 yıl raf ömrü değerleri verdi. Zeytiyağının var olan antioksidan oranını daha da artırmış olduk. Hoş bir takviye yaparak daha sağlıklı hale getirdik. Özellikle enginarlı zeytinyağına talep oldukça iyi. Satış noktalarımızda birebir tadım yaptırıyoruz. Müşterilerimize tattırıp tahmin etmelerini istiyoruz. Bugüne kadar tadı kötü diyen olmadı. Zaten çok güzel bir kokusu var. Sıkım esnasında yayılan koku inanılmazdı. Enginar, avokado ve limonlu toplamda 50 ton yaptık. Bu yıl amatörlük dönemimizdi. Kendimizi ve müşterimizi test etmiş olacağız” diyor.

Yazının devamı...

Çorum’da güneş rönesansı

15 Aralık 2019

Karşı karşıya olduğumuz iklim krizini durdurabilmenin tek yolu; temiz enerjiye geçiş

Enerji-çevre ilişkisi, termik santrallere filtre vetosuyla yine gündemde. Nasıl olmasın! Fosil yakıt kirliliği zaten dünyanın baş belası. Atmosferde biriken karbon, iklimimizi altüst etti. Z kuşağı da bunun için sokakta, “Evimiz yanıyor” diye bağırıyor. Karşı karşıya olduğumuz iklim krizini durdurabilmenin tek yolu; temiz enerjiye geçiş. Özellikle güneş, tüm cazibesiyle parıldıyor. O cazibeye kapılanlar bugün oldukça mesut. Çevre ve insan sağlığına hiçbir zarar vermeden enerji üretebilmenin hazzını yaşıyorlar. Aynı 74 Çorumlu gibi.

Çorum’daki o 74 kişi, Çorum Yenilenebilir Enerji Üretim Kooperatifi’nin üyeleri. Kimi ev kadını kimi emekli kimi de esnaf. Seydim Kasabası’nda 10 dönümlük araziye güneş enerji santrali kurmak için bir araya gelmişler. Yaptıkları yatırıma devlet de yüzde 50 oranında hibe desteği sağlamış. Bugün 2 bin 200 güneş paneliyle üretim yapar haldeler. 6 aydır elektriğe 1 kuruş para ödemedikleri gibi, aylık ortalama 1000’er lira da güneşten para kazanıyorlar. Ve bu kazanç, santralin ekonomik ömrü olan 25-30 yıl boyunca sürecek. Kooperatifin başkanı Seyfettin Zengin, santralin sadece maddi kazanç sağlamadığını söylüyor; “Yenilenebilir enerji kaynaklarının tabana yayılmasının toplumu nasıl etkilediğini bire bir gördük. Üye aldığımız herkes, zamanla çevreye duyarlı bireylere dönüştü. Temiz enerjinin, kaynakların korunmasının, fosil yakıt kirliliğinin bilincine varınca artık yere kağıt dahi atmıyorlar. Kooperatifçilik hem yatırıma hem de çevreye duyarlı gönüllü bireyler yetiştirmeye olanak sağlıyor.” Zengin, sistemin nasıl işlediğini de şöyle anlattı: “TEDAŞ’la 10 yıllık sözleşmemiz var. Ürettiğimiz elektriği kilovatı 13.3 dolar sentten TEDAŞ alıyor. Üyelerimizin evlerinde sayaç var. Kullanımları o sayaca yansıyor. TEDAŞ kullanılan miktarı toplam üretimden düşüyor ve kalan bedeli kooperatifin hesabına yatırıyor. Biz de üyelere bölüştürüyoruz. ‘Nasıl olsa bedava’ diye üyelerin evlerinde kullanım artmış da değil. Bilinçsiz tüketim yok. Tasarruf arttırdıkça gelirlerinin arttığını biliyorlar. Aslında hedefimiz üye sayımızı ve kapasitemizi artırmaktı. Şu an tesisimizin yatırım büyüklüğü 500kw. Arazimizin 15 dönümü boş. Oraya da yeni paneller kurmayı istiyorduk ama 12 Mayıs’ta çıkan yönetmelik enerji kooperatifçiliğinin önünü kesti. O yönetmeliğe göre kooperatifin tüm üyeleri artık üretim yapılan adrese kayıtlı olmalı. Aynı apartman veya sitede yaşama zorunluluğu var. Bu da ancak büyük sitelerde olabilir. Bina veya sokak bazında kooperatif kurmak artık zor.”

Zengin’in dile getirdiği adres şartı, güneşin önünü kesebilir. Oysa, Türkiye’de çok iyi bir ivme yakalanmıştı. 20’ye yakın enerji kooperatifi kuruldu kısa sürede. Lisanslı-lisanssız binlerce güneş enerjisi santrali (GES) yapıldı. Özel yatırımlarla, güneşin toplam enerji üretimindeki payı; son 1 yılda yüzde 2.6’dan yüzde 6’ya ulaştı. Bu rakamı yüzde 60’lara ulaştırmak hayal değil. Zaten hem bizim hem de gezegenin geleceği için buna mecburuz. Özellikle çatı tipi GES’ler yaygınlaşınca elektriğin sudan ucuz olduğu bir dünyaya uyanmamız olası!

YARIYA YAKINI YENİLENEBİLİR ENERJİ

 

Yazının devamı...

İklim acil durumu!

1 Aralık 2019

Oxford Sözlüğü’nün 2019 yılı için seçtiği sözcük; “iklim acil durumu”(climate emergency)... Bu seçim oldukça isabetli çünkü iklim krizinin derinleştiği bir yılı geride bırakıyoruz

Yılın en etkili portresi; İsveçli iklim aktivisti 16 yaşındaki Greta Thunberg. Onun başlattığı iklim eylemleri milyonlarca çocuğu sokağa döktü. Meydanlardan yükselen “Evimiz Yanıyor” çığlığına Oxford Sözlüğü’nün de kayıtsız kalmaması oldukça anlamlı.

Ancak iklim acil durumunu sadece bir yıla indirgemek ciddi yanılgı yaratabilir. Zira 4.5 milyar yaşındaki dünya, sadece 2019’da iklim krizi yaşıyor değil. Yok oluş çanları, aslında epeydir çalıyor. Ta 1960’lı yıllardan bu yana bilim insanları, fosil yakıtlara dayalı sanayi ve yaşamın, bizi hızlı bir sona sürüklediği uyarısında bulunuyordu. Ünlü oşinograf Roger Revelle’nin ABD kongresine ulaşan raporunun tarihi; 8 Kasım 1965. Revelle o raporda, “Yaygın inanışın aksine okyanuslar bu oranda karbonu hapsedemez” diyordu. Dediği, sadece birkaç 10 yılda gerçekleşti.

O günden bugüne sanayi öncesi döneme göre atmosferdeki karbondioksit oranı yüzde 147, metan gazı yüzde 259, azotoksit de yüzde 123 arttı. Bugün artık atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun rekor seviyede. Bu seviyeleri yerküre en son, 3-5 milyon yıl önce görmüş. Ancak o zaman sıcaklık bugünkünden 3 derece daha fazla, deniz seviyeleri de 10-20 metre daha yüksekmiş. Yani İstanbul ve İzmir’in büyük bölümünün sular altında olduğu bir film düşünün. İşte karbon salınımı azaltılmazsa bu senaryo maalesef gerçek olacak. Ve sadece 11 yılımız kaldı bu tabloyu tersine çevirmek için. 2030 yılına kadar mevcut karbon salınımının küresel ölçekte yarı oranında azaltılması gerekiyor. Bu olursa, sıcaklık artışı 1,5 derece ile sınırlandırılabilecek. Bugünlerde ‘Zaman yolcusu’ diye magazinleştirmeye çalıştığımız Greta Thunberg işte bunun için çabalıyor. Ve politikacıların gözünün içine baka baka, “Gözümüz üzerinizde” diyor.

Zehirler yasaklansın

Oxford Sözlüğü’nün geçtiğimiz yıl seçtiği kelimeyse “zehir” anlamına gelen, “toxic”ti. Bu kelime de iklim kriziyle birebir ilişkili. Çünkü, küresel ısıtmada zehirli kimyasalların payı büyük. Atmosferdeki zehirli gazların önemli bir kısmı tarımsal kaynaklı. Mesela kimyasal gübre. İklim için büyük bir tehdit. Bununla birlikte tarım zehirleri yani pestisitler de önemli bir kirletici. Topraktan suya, bitkilerden insana; hatta anne karnındaki bebeğe kadar ulaşan bir kirlilik zinciri söz konusu. Bu kirlilik maalesef ciddi bir hastalık riski yaratıyor.

Bu risk, geçtiğimiz hafta İstanbul’da düzenlenen Zehirsiz Sofralar buluşmasında da gündeme geldi. Çocuk Hastalıkları uzmanı Dr. Hande Turan, pestisitlerin çocuklarda hormonal, nörolojik ve davranışsal değişimler yaratabileceği uyarısında bulunarak, çocukluk çağı kanserleri ve otizmle tarım zehirleri arasındaki ilişkiyi anlattı. Buluşmanın mesajı, ekosistemi tahrip eden, suyumuzu ve havamızı zehirleyen, 13 etken maddenin Türkiye’de yasaklanmasıydı. Dünya Sağlık Örgütü’nün “muhtemel kanserojen” olarak nitelediği bu zehirlerin yasaklanması için change.org’ta da kampanya başlatıldı. Kampanya hedeflenen 50 bin imzaya çok yakın. 

Yazının devamı...